Gülce Başer'in 20 Temmuz 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Yıllar önce bir gazete bir soru sormuştu: “Türkiye’de seri katil var mı?” polisiye roman yazdığım için… Bilgiç bilgiç, “Türkiye’de özne yeterince güçlü ve yalnız olmadığı için ABD polisiye filmlerindeki türden seri katil olmaz. Ancak sokağa çıkıp birkaç kişiyi birden tarayan, anlık öfkenin katilleri olabilir” demiştim. Sonradan okuduğum bir literatür, bu tür cinayetlerin de seri katillik türü olduğunu öğretti bana… Bu açıdan cinayet kayıtları hızla artan bir ülkeyiz.

Sosyal bilimler, özellikle ekonomik sıkışma dönemlerinde toplumsal, kitlesel şiddetin arttığını ortaya koyuyor. Pandemiye bağlı travma sonrası sendromundan henüz çıkmadan kendilerini tarihlerinin en ciddi ekonomik krizlerinden birinde bulan Türkiyeliler, dinmeyen öfke nöbetleriyle, ilişmekten çekindiğimiz yaralı canlılar gibi dolaşıyorlar ortalıkta, dolaşıyoruz. Bir amacımız, bir hevesimiz yok. Günü kapatmaya çalışıyoruz. Kendimizle bile konuşamıyoruz. Bir sorumlu, bir suçlu arıyoruz. Başımıza gelen bunca şeyin bir sorumlusu olmalı.

Eskiler, işler kötü gittiği zaman bir kurban keserler, “Bir kan akıtmak” diye açıklarlardı bu kurbanı. Kültürel bilincimizin en derinlerinde yer alan bir gizli kodla karşı karşıyayız. Antropolojik incelemeler, en eski kabilelerde de aynı davranış kalıplarının bulunduğunu ortaya koyuyor.

İşlerin üst üste kötü gittiği, bir ya da daha fazla sayıda husumetin önünün kesilemediği dönemlerde insanlar birine gücü yettiğine kanaat getirdiğinde ona saldırırken, sadece mevcut sorunun öfkesiyle değil, başına gelen bütün kötülüklerin sorumlusunu teşhis etmişçesine büyük bir hınçla kurbanına saldırıyor. Sağlık sistemindeki sorunlardan sıkıntılardan, geçim sıkıntılarından, henüz hâlâ kapısının önünü terk etmemiş hastalık kaynaklı doğrudan, ölüm korkusundan, her şeyden sıtkı sıyrılmış kişi, “eline geçirdiği” sağlık görevlisine saldırıyor. Kadına, özellikle mülkiyetinde olduğunu düşündüğü kadına saldırıyor. Günah keçisi kavramı, bunun sadece formüle edilmiş hali…

İşte böyle toplumlarda linç de kolaylaşıyor. Linç, kurbanın günah keçisi olarak tanımlanan türüne karşı yapılan kolektif bir saldırı, yani, işin “büyümüş” hali…

Çok tehlikeli yerlerde dolaşıyorum, çünkü bu bakış açısı şiddeti meşrulaştırmaya da hizmet edebilir. Ne var ki, orada da size, “Bir dakika” derim, “buradan bu yargıyı çıkarmanız, düpedüz kolaycılık!”

Ekonomiyi değiştiremiyoruz. Sistemsel aksaklıkları değiştiremiyoruz. Sağlık personelini ve kadınları ve diğer dezavantajlıları küstürdük, telafi edemiyoruz. Bunlar, artık hepimizin bildiği gerçekler…

Bir de konuşma sorunumuz var… Biri “Suriyeliler” dese, kendini bir siyasi tartışmanın, hatta kavganın içinde buluyor. “Kürt meselesi” dese iş yargıya bile uzayabiliyor. Her saptama kendini bir siyasi söylemin içinde buluyor. On binlerce gerçek ve sanal gerçek içinde kendi gerçeklik tepsinizi seçebiliyorsunuz, bunlar kimi zaman zıt söylemlerin de gerçeklerini içerebiliyor. İnsani olan siyasi olan adına reddediliyor. Konuşamayan, düşünemez de… Herhangi bir mesele üzerinde eleştirellik şöyle dursun, analitik düşünme becerimizi bile yitirdik yitireceğiz… Kendilerini sözcük olarak temsil edemeyen fikirler, şiddetin içinde temsil olanağı buluyorlar. Ekonominin getirdiği varoluşsal tehdit de bunlara eklenince, şiddet, kullanabildiğimiz tek iletişim biçimi oluyor.

Bilgi şiddete karşıdır. Çünkü başkalarına zarar vermeye karşıdır. Şiddetin yükseldiği anlarda bilgiyle bağlantı kopar, çünkü bilgiye başvurulduğu anda şiddet reddi gelecektir.

Hakikat sonrası medyasının yarattığı olanaklarla piyasadan “tepkilerimizi meşrulaştıran” türden bilgiyi de edinebiliyoruz. Böylesi bilgilerin hakikatle bağlantısının zayıf olduğunu bir süre sonra görsek bile pişmanlık duymuyoruz, çünkü o bilgiler o sıra tam da sahneye koymak istediğimiz şiddet gösterisi için zemin sağlamıştı. Ama bir yerlerde hasar bıraktık. Şimdi kaygı içinde o şiddetin bize dönmesini bekleyeceğiz, dönmemesi için şiddet dozunu artıracağız. Aşina olduğunuz şekliyle söyleyeyim: “Şiddet şiddet doğuruyor.”

Artık bir toplumsal uzlaşma zemini aramamızın zamanı gelmedi mi? Bakın artık seri katillerimiz var…