58 yıl sonra Balat’ta

58 yıl sonra Balat’ta

İlkokul bitmiş, yaz tatiline girmişiz. Biz mahallenin çocukları, güle oynaya futbol topunun peşinde koşuyoruz. Bir akşamüstü yemek sofrasında rahmetli babam “haftaya hep beraber İstanbul’a gezmeye gidiyoruz” dedi. Hep kitaplardan okuduğumuz, resimlerden gördüğümüz bizden 550 km uzaktaki dünya kenti İstanbul’u görecektik. Benim için ne müthiş bir duyguydu anlatamam. Bu gezinin oluşmasında rahmetli küçük amcamın katkısı büyüktü. O, devlet memurluğu nedeniyle İstanbul’da görevliydi. O zamanlar Balat’ta yaşayan dedemin akrabaları yardımıyla bu semtte ev bulunmuş ve biz de onların evinde kalacaktık. Fener-Balat semtindeki pek çok yapı, sanırım İtalyan mimarisiyle yapılmış üç katlı cumbalı evlerdi. Aynı zamanda karşı sıradaki evlerde aynı tip yapılardı. Bu mahallede gördüğüm en ilginç şey, evler arasında çekilmiş çamaşır ipleriydi. Çamaşır yıkayan daire makaralı ipi kendine doğru çekiyor yıkanan çamaşırlarını kuruması için bu ipe asıyordu.

Dedemin akrabası olan yaşlı Kemal Amcanın ailesi, kibar ve güngörmüş insanlardı. İki katlı bahçeli balkonlu evleri tam açık hava sinemasının karşısındaydı. Bizleri zaman zaman davet de ederlerdi. “Gelin seyredin, bu akşam Zeki Müren filmi var” derlerdi. Ne güzel insanlardı? Sabahları mahallenin fırınından taze ekmek alır gelirdim. Karşı evlerden birinde herkesin “Madam” diye adlandırdığı İtalyan yaşlı bir kadın yaşardı. Yengemin anlattığına göre o, İstanbul’u hiç terk etmeden yaz kış burada yaşar, torunları yaz aylarında İtalya’dan İstanbul’a gelir onunla birlikte kalırmış. Torunlar bu yaz ayında da buradalar ve gün boyu sokakta birbirlerini dillerini bilmeseler de diğer çocuklarla oynarlardı. İstanbul’daki günlerimiz dopdolu geçmişti. Nereleri görmedik ki? Saraylar, Kapalı Çarşılar, Camiler ve Adalar. Her gün ayrı bir semtteydik. Aklımda kalanlar arasında İnönü’de Beşiktaş Galatasaray, hazırlık maçı da var. Maçı Beşiktaşlıların tribününden seyretmiştim, genç oyuncu Gökmen Özdenak bir gol atmıştı. Bugün ona, bu maçı sorsalar hatırlamakta zorlanır sanırım. Sol direğe çarpan top o yöne uzanmış kalecinin önünden yarım daire çizerek sağ direğin dibinden içeri girip gol olmuş ve maç bu sonuçla bitmişti. Kınalıada da Garbisli Taksim-Kınalıada spor arasındaki toprak sahada oynanan dostluk maçını da unutamam. Her iki takım da portatif tirübündeki biz seyircilere şeker fırlatarak sahaya çıkmışlardı. Hele orada yediğim köftenin tadı hala damağımda. Yine bir akşam Harbiye Açık Hava Tiyatrosundaki bir konsere de gittik. Çeşitli sanatçılar şarkılarını söylediler. Ama onların içinden uzun boylu Baki Çallıoğlu’nun sahneye çıkışını, şarkı söyleyiş tarzını unutamam. Bembeyaz bir gömlek ve pantolonuyla elinde gitarıyla sahnedeydi. Arkasında kendi orkestrası ve “aşka gönül vermem aşka inanmam” diye başlayan güzel şarkısını da söyledi. Benim de bugün keyifle dinlediğim bir şarkıdır. Bugünlerde bu şarkıyı radyoda duyarsam, o güzel günler aklıma gelir. 1965’lerde ne dingin bir İstanbul vardı. Rahmetli babam, annem, kız kardeşimle yürüyerek tüm İstanbul’u dolaşmıştık. Oradan çok güzel anılarla dönmüş, yaşadıklarımı, gördüklerimi beynime nakşetmiştim.

İşte 1965 yılında İstanbul’u gezen ben, büyüdü, okulları bitirdi ve sonra rehber oldu. Turlara çıktı, çok kez İstanbul'da turlar yaptı ama tur programıma uymadığı için yaşadığım Balat semtini ziyaret edememiştim. Birçok kez yanından, yöresinden geçtim ama iç kısımlara giremedim. Bu, içimde hep bir ukde olarak kalmıştı. Fırsat bu fırsat deyip bu gezimde Balat’ı başköşeye koydum. İkinci gün Fener üzerinden oradaydım. Şık kafelerin yoğun olduğu Fener’de Rum Lisesi, Patrikhane, Bulgar demir Kilisesi, renkli merdivenler yer almaktadır. Bu semte gelen giden fazla. Biz de gençlerin takıldığı bir kafede çayımızı, kahvemizi yudumladık, gelen geçeni seyrettik. Sonra ver elini Balat. Ara sokaklara dalıyorum. Aklımda kalan sıralı cumbalı evleri arıyorum. Karşıma çıkan yaşlıca fırıncı aileye soruyorum. Madamı anlatıyorum, evleri tarif ediyorum. Kem küm etti, 60 yıldan burada olduğunu söyledi ama normal yurdum insanı gibi etrafından bi’haber. Dolaşıyorum bir alt sokağa iniyorum. Aman Allahım! Aradığım tarihi sokak ve evler burada. Küçük kahve ocağı önünde oturanlarla konuşuyorum. Biraz hayallerini yokluyorum. Tam onların birkaç metre ötedeki cumbalı binayı tarif ediyorum. Bu evde biz kaldık diye iddia ediyorum. Evin orijinal kapısı gitmiş yerine başka bir dandik kapı konmuş. Şimdiki sahibinin Almanyalı olduğunu söylediler. Madam’ı soruyorum. Tık yok. Onun oturduğu evin alt giriş kat olduğunu söylüyorum. Karşı binalardan birini onun evi olarak hep beraber tespit ediyoruz. Caddenin şimdiki adı Yıldırım Caddesi diye geçiyor. En eski adı Sadrazam Ali Paşa Caddesiymiş. Kim bu Sadrazam Ali Paşa diye sorarsanız? Rum Patrik Grigorius’un kin kapısında asılmasını sağlayan sadrazammış. İşe bakın ki o, Yunan ajanı diye 1821'de asılmış… Evimizi buldum ama merakım bitmedi. Açık hava sinemayı ve Kemal amcanın evini arıyorum. O caddeyi de buluyorum; ama ne o iki katlı bahçeli ev, ne de açık hava sineması var ortalıkta. Her yer dükkân olmuş. Eskilerden kimse var mı diye etrafıma bakıyorum.

58 yıl sonra Balat’ta


İŞKOLİK YAKUP AMCA

Telefoncunun önünde yaşları bana yakın birilerini buluyorum. Onlarda da bilgi yok. Yine de onları sorularımla zorluyorum, sinema diyorum, Kemal amca diyorum, iki katlı ev diyorum. Onlardan birisi “sizin sorduklarınızı bilse Yakup amca bilir. Bu mahallenin en eskisi odur, ama bu gün mağazası kapalı yarın gelir” diyor. “Eh, ne yapalım yarınki programımıza tekrar Balat’ı alalım” diyorum. Kafayı taktık bir kere, bulmam lazım. Ertesi günü Eyüp sonrası yine Balat’tayım. Tarif üzerine ana caddedeki Yakup Amcanın mağazasındayım. İçeride iki kadın alıveriş yapıyor. Pazarlık uzun sürüyor. Yakup Amca 86 yaşında; ama hafızası ve sağlığı yerinde. Kadınlar onu fiyat konusunda alt etmeye çalışıyorlar fakat Yakup amca yemiyor. Yine kendi istediği fiyata malını satıyor. Biz bekliyoruz. Bu arada etrafı gözlerimle kolaçan ediyorum. Mağaza büyükçe, her taraf kadın erkek giysileriyle dopdolu. Bir erkek müşterisi daha var. Briyantinli saçlar, yumurta topuk ayakkabı, mavi takım elbise kravat ve kaytan bıyıklı tipik bir İstanbullu gibi gözüküyor. O ise iki beyaz gömlek istiyor. O da pazarlığa başlıyor ve niyetinde iki kaliteli gömleği 400'e kapmak var ama yılların piri Yakup Amca onu da alt ediyor ve 600'e patlatıyor gömlekleri. Ve de o gittikten sonra bize dönerek; “Bu adam Kasımpaşalı, birkaç ay önce gelip, gömlek fiyatlarını sormuştu, gitti araştırdı geri geldi” diyor. Gülüyorum yorumlarına. “Selam Yakup Amca” diye lafa başlıyorum. Sordum soruşturdum bu mahallenin en eskisi senmişsin, dün geldim ama seni bulamadım. Bugün yine buradayım. Adım şu, İzmir’den geliyorum. Sorularımı soruyorum. Cevap olarak sinemanın yerinin şimdi pasaj olduğunu, işletme sahibinin kendisinden elbiselik kumaşlar aldığını söylüyor. Ama diyor “senin diğer sorularına cevap veremem. “Evet, benim bu semtte 66 senedir mekânım var; ama hep Şişli'de ikamet ettim. İşkoliğim. Sabah mağazayı açar akşam oldu mu hop Şişliye dönerim”. Ve başladı hayat hikâyesini anlatmaya. Asılları Vanlı imiş. Van’da babası ağabeyleriyle birlikte hayvancılık ve ticaretle uğraşırmış. Babası onu da zaman zaman ağabeyleriyle birlikte İstanbul’a alışverişe gönderirmiş. 16 yaşında iken bir kez de babası onu 36 bin lirayla mal almaya tek başına İstanbul’a yollamış. Büyük Çorapçı Han’da konaklarmış. Babası onu yalnız yolluyor ama Vanlı bir tanıdık hemşerisine de haber uçuruyor “evlada göz kulak ol” diye. Vanlı baba dostu, adamlarıyla gelip onu konakladığı Han’dan alıp, kendi konağına davet ediyor. Adam hali vakti yerinde kelli felli birisiymiş. Köstekli altın zincirli saatler, körüklü çizmeler, taşırmış. Akşam yemek sohbetlerinde bu genç Yakup’u çok zeki bulmuş. Ona teklifte bulunmuş “gel benim çorap dükkânıma ortak ol. Seninle iş yapalım İstanbul da kal”. O ise “buna ancak babam karar verir” demiş. “Ben o işi hallederim” diyen Vanlı amca, hakikaten de kısa zamanda babadan izni koparır. Artık, o, 16 yaşından itibaren İstanbul’da yaşamaya başlar. 5 yıl içinde dükkân büyür, çok iyi para kazanmaya başlarlar. Araya adamın çocukları girince ortaklık biter. Askerliğini bahane ederek ortaklıktan ayrılır. Askerliğini yapar ve tekrar İstanbul’a geri döner. Önce, eski ortağının akraba kızıyla evlenir, cebinde biriktirdiği parayla da bu semtte büyük bir mağaza kiralar. Sümerbank mamulleri ve kaliteli kumaşları satmaya başlar. Allah ona bir kere yürü ya kulum demiştir. Tutanı olamaz. Artık bölgenin en çok işleyen mağazası ona aittir. “Peşin paraya en ucuzunu, en kalitelisini bulup alıyordum” dedi. Aradığım bilgiyi alamamıştım ama başka bir hikâyeye sahip olmuştum. Mahalle içinde iki tur yapıp sahile doğru geçtim. Akşam olmuştu yemeği bir meslektaşıma ait olan Fındık Kabuğu adlı restoranda alıyorum. Köftesi ve güveci şahaneydi. Bu arada bir önceki gün Balat semtinde kelle paça çorbasını yediğim Meşhur Balat işkembe restoranını da herkese tavsiye ederim. Ben bu geziden ve gördüklerimden mutlu olmuştum. Bir başka yazımda sizlere o muhteşem İstanbul Arkeoloji Müzesinin eserlerini sunacağım. Bekleyiniz!

Bir sonraki gün ise tekrar gelmek üzere “Elveda İstanbul” deyip İzmir’e dönüyoruz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Gülümser - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Yenigün Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Yenigün hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Yenigün editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Yenigün değil haberi geçen ajanstır.

01

Efkan Bayraktar - Çok güzel anlatmışsınız teşekkürler gezdiğim yerler Bir kere daha Gezmiş oldum selamlar

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 28 Kasım 18:57


Anket Urla Belediye Başkanı Kim Olmalı?
Tüm anketler