İklim krizinin etkileri ve İklim Zirvesi

Bu yazının kaleme alındığı günlerde, 30 Kasım-12 Aralık günlerinde Dubai’de düzenlenen COP28 (yirmi sekizinci taraflar konferansı) İklim Zirvesi etkinlikleri sürüyordu. İlgili internet sitelerinden edindiğimiz bilgilere bakılırsa, etkinliğe yüz bine yakın kişi katılırken binin üzerinde oturum düzenleniyor. Asla bir ön yargı değil; önceki yirmi yedi zirvenin sonuçları göz önüne alındığında varılacak hüküm şöyle; iklim krizi olgusuyla etkili baş etmek üzere, bir arpa boyu yol alınamayacaktır.

Çünkü etkinliğe katılan merkezi yönetimler ve diğer çatı organizasyonların, bu yönde ne bir isteği ne de yeteneği bulunmuyor. Bundan önceki 27 etkinlikte, havanda su dövülmüş ve iklim krizi ile mücadelede hemen hiçbir ilerleme kaydedilmemiştir. İlki Berlin kentinde 1996 yılında düzenlenen COP (Conference of the Parties-Taraflar Konferansı) zirvesinden sonra, her yıl bir başka dünya kentinde Birleşmiş Milletlerce düzenlenen zirveler, geleneksel fosil yakıtlarından kazanç sağlayan enerji tekellerinin hakimiyeti altına girmiştir. O kadar ki, ancak Glasgow’da 2021 yılında düzenlenmiş bulunan COP26 etkinliği esnasında, iklim değişikliğine yol açan küresel ısınmanın küresel ısınmanın fosil yakıtlarından kaynaklanmış olduğu ilk defa dile getirildi. Doğal gaz ve petrole ilişmeden, kömür günah keçisi ilan edildi.

Kulağa adeta bir şaka gibi gelen bu durum, COP etkinliklerinin ne denli işlevsiz ve gereksiz olduğunu açıkça ortaya koymuştur. İklim zirvelerinin sadece bir yutturmaca olduğunu öne sürmek, sanırız ki, yersiz bir yakıştırma veya bir yanlış teşhis olmayacaktır.

İnsanoğlunun varlığı ile sınırlı olmaksızın, günümüzde bütün ekosistem için varoluşsal bir tehdide evrilmiş bulunan iklim değişikliği olgusunun yerel ve küresel etkilerini kestirmek üzere oluşturulmuş yazılım modelleri, özellikle iki bölgenin önümüzdeki kısa erimde iklim değişikliğinin yol açacağı olumsuz çevre etkilerinden en fazla etkileneceği yönünde veriler ortaya koyuyorlar. Bunlar, ABD’de Orta Batı olarak adlandırılan bölge ile ülkemizin de içinde yer aldığı Doğu Akdeniz havzasıdır.

Etkilerini her geçen gün artırarak hissettiren olumsuz çevre etkilerini, geçtiğimiz birkaç yıl boyunca ve içinde bulunduğumuz günlerde açıkça izliyoruz. Bunları kısaca özetlemek gerekirse, yağış ve sıcaklık rejimlerinin giderek düzensiz hale geldiğine, hava koşulları bakımından hiçbir yılın önceki yıllara benzemediğine şahit oluyoruz.

Bu noktada, öncelikle bir saptama yapmak gerekiyor. Türkiye ve özellikle Ege Bölgesi'nde, Kuzey Afrika’yı andıran yarı kurak bir iklim rejiminin hâkim olacağına dair bir tahmin tamamen yanlıştır. Yağışlar azalmıyor, düzensiz hale geliyor. Sellere yol açan şiddetli sağanakların sıklığında belirgin bir artış gözleniyor. Bahse konu düzensizlik belirli bir dönem içerisinde olduğu kadar, birbirini izleyen yıllar ölçeğinde de geçerlidir. Örnek olarak İzmir ele alındığında, 2022 yılı Kasım ayında hemen hiç yağış kaydedilmezken, 2023 yılının aynı dönemde, uzun yıllar ortalamasının üzerinde ve çoğunlukla şiddetli sağanak şeklinde yağışların gerçekleştiğini görüyoruz.

Yine İzmir başta olmak üzere bütün Ege Bölgesi ve hatta ülkemiz genelinde, yazın bir türlü gitmediği, kış mevsiminin de geciktiğine şahit oluyoruz. Anılan düzensizliklerin “yeni normale” dönüşmesi nedeniyle, ülkemiz ve hemen her ülkeyi kapsamak üzere, tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin geçmişte olduğu gibi gelecekte de sürdürülmesi olanağı kalmamıştır. Görünen o ki, geleneksel tarım usulleri ve ürün desenlerini sürdürmek, iklim değişikliğinin yol açtığı koşullarda, bundan böyle olanaklı değildir.

Dahası, iklim değişikliği etkilerinin yanı sıra, günümüzde süren bölgesel çatışmalar, jeopolitik gerginlikler de cabası olarak, ciddi bir “Gıda Krizi” gündemdedir. Peki, ne yapılabilir?

Kırsal alanlarımızda, ülkemiz için yepyeni arazi kullanım model ve yöntemlerine geçmek zorunluluğu bulunuyor. Yurt ölçeğinde yaygınlaşmasını öngördüğümüz yeni uygulamalar iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine “dayanıklı” tarım ve hayvancılık etkinliklerinin sürdürülebilmesini sağlayabilir. Buna göre; tarım, hayvancılık, yağmur suyu hasadına dayalı su yönetimi, tarımsal ve hayvansal atıklardan yenilenebilir enerji üretiminin yanı sıra örtü altı tarımın da (serada üretim) katıldığı bir bütünleşik uygulama modeli, iklim krizi etkilerine karşı, üretim ve maddi kazanç bakımından, bağışıklı bir yol, bir çare sağlayabilir. Bu modelin, havza temelinde ve “yönetsel toplulaşma” biçiminde planlanması ve yerel yönetimlerin de planın yürütülmesinde başat bir rol üstlenmesi konularında kapsamlı tartışmalar yapılması çok yararlı olacaktır. 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Doğan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Yenigün Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Yenigün hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Yenigün editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Yenigün değil haberi geçen ajanstır.



Anket İzmir'de Toplu Ulaşımdan Memnun musunuz?

Yenigün Gazetesi - İzmir haberleri https://yenigun.com/google-news.xml https://yenigun.com/sitemap.xml/ https://yenigun.com/sitemap-latest.xml