Tarihsel süreçte ve son dönemde Türkiye’nin göç politikaları

     Önceki yazımda son yıllarda Türkiye’nin yaşadığı göç olaylarını ele almış, durum tespiti yapmaya çalışmış, bundan sonrası ile ilgili belirsizliklere değinmiştim. Konuyu daha iyi yorumlayabilmek açısından, bu yazımın ilk bölümünde Türkiye’nin Cumhuriyetten bu yana göç kabul geçmişini, göç politikalarını ele almak istiyorum. Son bölümünde ise Avrupa Birliği’nin geçmişte ve günümüzde göçe ve sığınmacılara bakışına değinip, asıl ele almak istediğim 2011 Suriye iç savaşı sonrası göç politikalarımızı ele almaya çalışacağım.  

     Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne devletin konuya bakışında belirleyici unsurunun dönemsel olarak değiştiğini görebiliriz. Cumhuriyetin ilk döneminde (1923-1939) belirleyici unsur savaşlar sonrası nüfusun arttırılması ve ulus- devlet yapısının güçlendirilmesi şeklindedir ve etnisite temelli bir bakış açısı taşımaktadır. (Lozan Antlaşması ile birlikte Yunanistan ile Mübadele ve özellikle Balkan ülkelerinden Türk soyuna ait kimselerin kabulü  vs. nüfusun artırılması ve daha homojen bir toplum yaratılması hedeflenmiş, Osmanlı bakiyesi bölgelerden ve özellikle Balkanlar'daki Türk soyundan kimselerin göçü teşvik edilmiştir. Bu dönemdeki uygulamalar, aynı zamanda Türkiye’de farklı dinden olanların pek çoğunun ülkeyi terk etmesine sebep olmuştur.

     1950-1980 yılları arasında ise Türkiye, aynı zamanda göç veren bir konumda olmuştur. (Özellikle Avrupa’nın yeniden inşası sürecinde oluşan işgücü talebi, daha düşük eğitimli vatandaşlarımızın daha iyi imkan bulma arayışları vs.) 1980 sonrasında ise çevre ülkelerdeki iç savaşlar, devrimler vs. ile farklı etnisiteden ve kültürlerden göçler gerçekleşti. (1979 İran devrimiyle Türkiye üzerinden Batı'ya transit göçü ve daha sonrasında İran-Irak savaşı ve Körfez kriziyle birlikte Irak’tan alınan göç). 1980-2000 arasındaki göçlerde, göç alıp vermenin dışında, Türkiye’nin artık üçüncü bir ülkeye gitme amacındakilerin güzergâhında yer alan “transit ülke” haline geldiğini de görebiliriz. Günümüzden farklı olarak, bu dönemin göçlerinde (İran-Irak veya Bosna savaşları sonrası olduğu gibi) riskler kalktıktan sonra sığınmacıların ülkelerine döndüğüne dikkat çekmeliyim.

     AB ülkelerine geldiğimizde, başlıca İran, Afganistan, Orta Doğu ülkeleri ve Afrika ülkelerinden gelen sığınmacıların uzun yıllardır ana hedefi olduğu, çalkantılar, savaşlar olmasa da, mutlaka daha uzun süreler hedefte kalacağını söylemek mümkündür. AB göç kabul konusunda, savunduğu evrensel değerler olarak görülen insan hakları, eşitlik ve çok kültürlülük ile kendi halkının refahı ve ulus toplumu koruma kavramları arasında sıkışmıştır. Yıllarla farklılık gösterse de, kendi ihtiyaçlarına göre ve genelde sınırlı sayıda kabul edip, topluma entegrasyonda daha az sorun yaşamayı hedeflemektedir. (Bir başka hedef politikaları, göçü kaynak ülkede önleyici atılımlardır, fakat bunun da zorluğu ortada). Son yıllarda artan güvenlik endişeleri ve kültür ve kimliğin korunmasıyla ilgili kuşkular, göçe karşı daha koruyucu politikalara geçilmesini getirmiştir. Güncel AB göç politikalarıyla ilgili belki en uygun tespit, “global boyutlu sığınmacı sorunu”nda dengeli bir paylaşım yerine, büyük oranda onları “mülteci gönderen ülkelerin komşu ülkelerinde tutma” şeklinde olabilir. Bu doğrultuda, sığınmacıların çoğunluğunu kendi sınırlarına ulaşmadan önceki ülkelerde tutmaya çalışmakta, söz konusu ülkelerle anlaşmalar yapmaktadır. (Lübnan ile geçen hafta gerçekleşen 1 milyar dolar yardım içeren anlaşma gibi). Türkiye de bu ülkelerden biridir. Bu anlamda, daha önce “transit ülke” olarak anılan bu ülkelerin şimdi “tampon ülke” konumuna geldiğini söylenebilir.

Tarihsel süreçte ve son dönemde Türkiye’nin göç politikaları

     2011 Suriye savaşı sonrasına gelince, ilk dönemde “sınırda tampon bölgeler oluşturma”, “100.000 sığınmacı bizim kırmızı çizgimizdir” gibi söylemleri hatırlayalım, şu an ise çok farklı bir yerdeyiz. Savaşın ilk yıllarında bence açık kapı göç politikasıyla hedeflenen, hem olaya insani olarak doğru bir refleks göstermek, hem de Esat sonrası iktidara gelecek yeni yönetim ile yakın ilişkilerin zeminini oluşturmaktı. Ön görülen senaryoda tüm Batı dünyasının hedef aldığı Esat rejimi uzun süre dayanamayacak, bu “geçici dönem boyunca gelen sığınmacıları koruyup kollayan Türkiye, yeni oluşacak iktidarın şükranlarını da kazanıp iyi ilişkiler içinde, Suriye’de etkin bir konuma gelecekti. Bunu “A planı “ olarak adlandıralım.  Fakat böyle olmadı. Bir süre sonra ağırlıklı hedef Işid ile mücadeleye döndü ve Esat bazı bölgeleri tutamasa da yıkılmadı. (Bu arada Esat devrilmiş olsaydı, sürecin böyle çalışacağı da ayrı tartışma konusudur!).  Bu noktada kritik sorum şu. A planının çalışmamasıyla birlikte,  B (hatta C) planlarımız nelerdi? Üzerine çok düşünmeme rağmen ben B planını net göremiyorum. Tarihsel sürece göz atmaya devam edelim. Sonraki süreçte Türkiye, açık kapı uygulamasına devam ederek, yani bir sınırlama olmaksızın sığınmacı kabulüne devam etti.  Bu aşamada dikkat çeken bir gelişme AB ile 2014 yılındaki “ Geri Kabul” anlaşmasıdır.

Tarihsel süreçte ve son dönemde Türkiye’nin göç politikaları

     Bu anlaşmayla Türkiye, bizden giden ve AB’de yakalanan izinsiz sığınmacıları geri almak ile yükümlü. (Suriyelilerin bu kapsama girmediği de söylenmekle birlikte, uygulamanın nasıl olduğunu bilmiyoruz). Bu anlaşma, AB’nin sığınmacı kabulünde üçüncü ülkeleri tampon bölge olarak tutma politikasının bize yansımasını gösteriyor. Peki bu anlaşmayı ne için yaptık, AB’ye ne şekilde hizmet ettiğini açıkça görmemize rağmen, bize nasıl hizmet ediyor? Bu sorunun karşılığı olarak verilen 2 cevap AB ile uyumlu çalışmalar ve AB’den vizesiz dolaşım imkanının sağlanması şeklindedir. O günleri hatırlayacak olursak, vize almadan AB’de dolaşım haberi duyulur duyulmaz ülkede büyük heyecan uyandırmıştı ve elde edilen bir zafer gibi görülmüştü. Geri kabul anlaşmasının, vize serbestisi ile eş zamanlı gerçekleşmesi gerektiği de vurgulanmaktaydı. (Bknz. Fatih Altaylı’nın dönemin Dışişleri Bakanı Sn. A.Davutoğlu ile söyleşisi ) Pratik uygulamaya baktığımızda ise uzun yıllardır Türkiye’nin AB’ye açılan batı sınırlarını çok büyük oranda koruduğunu, (doğu sınırlarımızın korunmasından çok farklı),  buna karşılık AB’de serbest dolaşımı bir kenara bırakalım, vize alma konusunda 2013 anlaşma öncesinin de gerisinde olduğumuzu görürüz. Vize muafiyeti konusunda ilerleme için, anlaşmada bulunan Türkiye’nin ancak 72 maddenin tamamını gerçekleştirmesi şartı çok sonraları tartışılmaya başlandı. (Bazılarına göre, bu maddelerden bazıları, Türkiye’nin şartların tamamını gerçekleştirememesi ve böylelikle vize serbestisinin sürekli askıda kalması için konulmuş maddelerdir). Böyle olunca AB sınırlarını sığınmacılardan koruma uygulamamıza karşılık, vize muafiyetinin ancak gündeme alındığı ve gerçekleşmesinin pek de mümkün olmadığını geç de olsa şimdi daha net görmekteyiz. Gerçekten de geri kabul anlaşmamız, bazı restleşmelerin (2020 Yunanistan sınırına sığınmacıların yığılmasına izin verilmesi gibi) dışında, yıllardır AB’ye hizmet eder bir çizgide yürümekte. 

Bizde ise plansız bir şekilde tüm yurda dağılmalarına izin verilen sığınmacılar için, önceleri üstü kapalı, sonraları daha düzenli bir uyum sürecine yönelik çalışmalar yürütülüyor. Bir başka deyişle, bir yandan zorlayıcı olmayan geri gönderme ihtimalleri düşünülürken, bir yandan bunun mümkün olmayacağı varsayılarak, oluşabilecek sorunlara karşı önlemler alınmaya çalışılıyor. Konuya bu perspektiften bakarsak, son 10 yıl için sistematik bir politikanın oluşturulması ve takibinden ziyade, toplumdaki tepkiler ve bakış açısı doğrultusunda, güvenlik, ekonomi, topluma uyum ve sosyal hizmetlerdeki sorunları giderecek uygulamaların yürütüldüğünü söyleyebiliriz. Peki sonrası?  

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Moris Crespin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gazete Yenigün Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gazete Yenigün hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Gazete Yenigün editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gazete Yenigün değil haberi geçen ajanstır.



Anket İzmir'de Toplu Ulaşımdan Memnun musunuz?

Yenigün Gazetesi - İzmir haberleri https://yenigun.com/google-news.xml https://yenigun.com/sitemap.xml/ https://yenigun.com/sitemap-latest.xml