19.07.2021, 04:05

Marmara denizi mi? Kanal İstanbul mu?

1980’lerin ortasından sonra yıllarım, Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü’nde ülkenin ilk - ve uzun yıllar tek - araştırma gemisi olan K. Piri Reis ile önemli mühendislik projeleri için denizlerin sırlarını çözmeye yönelik çalışmalarla geçti.

Bu bağlamda:

BOTAŞ tarafından gerçekleştirilen Trakya Doğal Gaz Boru Hattı Marmara Denizi Geçişi (1984-1985 & 1989),

İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) tarafından projelenen Tuzla, Büyükada, Kınalıada, Burgazada, Kadıköy, Küçüksu, Baltalimanı, Büyükdere, Paşabahçe deniz deşarjları (1985-1988)

TÜP GEÇİT olarak bilinen günümüzün MARMARAY’ı (1985-1986), için yaptığımız araştırmalarla, İstanbul Boğazı’nın ve Marmara Denizi’nin akıntı sistemlerini çözümlemeye yönelik çok değerli veriler elde ettik.

Başarılı meslektaşım Prof. Dr. Yalçın ARISOY’un - yönetme hazzını yaşadığım - “İstanbul Boğazı Akım Sisteminin Temel İstatistik Özellikleri ve Yapısal Analizi (1990)” konulu doktora tezi, bu verileri irdeleyen önemli bir bilimsel çalışmadır.

Bu alanda bilimsel ortamlarda sunulan onlarca yayınımız arasında bulunan:

DE FILIPPI, G.L., IOVENITTI, L., AKYARLI, A. (1986): "Current Analysis in the Marmara-Bosporus Junction", Venezia, First A.I.O. M. (Associazione Di Ingegneria Offshore e Marine) Congress, 5-25 s.

ARISOY, Y., AKYARLI, A. (1990): "Long Term Current and Sea Level Measurements Conducted at Bosporus", The Netherlands, The Physical Oceanography of Sea Straits (Editor: J. Pratt), Kluwer Academic Publishers, s. 225-236.

AKYARLI, A., ARISOY, Y. (1995): "Oceanographical Measurements for the Tube-Tunnel Crossing of the Bosporus", USA, International Journal of the Offshore and Polar Engineering - IJOPE, Vol.5, No.2, s. 99-106. başlıklı eserler, akademik yaşam sürecimin onur duyduğum çıktıları arasında yer almaktadır.

Sonuç olarak, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı hakkında bilimsel bilgilere dayanan değerlendirme yapma yetkinliğinde olduğumu söyleyebilirim. Kaldı ki, konunun yaşamsal bir önem taşıdığı bir süreçte, bildiklerimizi paylaşmak toplumsal sorumluluktur.

Karadeniz, İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi arasında doğdukları andan başlamak üzere erdemli bir ilişki vardır. Deniz ortamlarında sağlıklı koşulların sürmesine olanak veren doğal süreçler, bu bölgede de dengeden yana çalışmış ve bu sucul ortamlara çeşitli kaynaklardan ulaşan kirleticiler: doğanın, ÖZÜMSEME KAPASİTESİ olarak isimlendirdiğimiz mükemmel yeteneği ile bertaraf olunmuştur.

İnsan denen ve arasında ne yazık ki bizlerin de yer aldığı bir canlı türü, bu erdemli ilişkiye bir bakıma nifak sokmuş ve bu ortamları, doğal süreçlerin başa çıkamayacağı düzeyde kirletmeye başlamıştır.

Bu türün içinde akıl ve bilimin yol göstericiliğine değer veren gruplar ise, olumsuz gidişi gördüler ve gelişmesinde rol aldıkları çevresel teknolojilerle, denizin kirleticileri bertaraf edebilme kapasitesine destek oldular.

Biyolojik arıtma adı verilen işlemler:

Kirletici maddelerde bulunan karbonlu maddelerin denize ulaşmadan önce parçalanarak zararsız hale gelmelerini sağlar,

Böylece, aksi halde deniz ortamından alınacak oksijen yüzünden, biyolojik yaşamın önemli bir parametresi olan, örneğin balıkların yaşamak için kullandıkları çözünmüş oksijen değerlerindeki riskli düşüşleri engeller.

İleri biyolojik arıtma sistemleri ise, ayrıca azot ve fosfor gibi denizdeki yaşam zincirini aşırı üreme yönünde tetikleyen ve - en ileri noktada - günümüzün kabusu olan MUSİLAJ (salya) oluşumlarına kadar uzanan besin maddesi kaynaklı kirlenme süreçlerini kontrol eder.

İşte bu noktada yakıcı soruyu yöneltiyorum: MARMARA DENİZİ Mİ? KANAL İSTANBUL MU?

KANAL İSTANBUL’a yetkin olduğum noktadan bakınca, ufukta Karadeniz’den gelmesi beklenen yılda 2 km3 organik madde görüyorum 1. Günümüzde İSKİ tarafından verilen değere eşit büyüklükte olan ek kirletici maddenin ilk işi, deniz suyunda çözünmüş halde bulunan oksijeni alarak parçalanmaya çalışmak olacaktır. Ancak - doğal koşullarda - Marmara Denizi’nin bu isteği karşılayacak oksijeni yoktur. Bu oksijeni, musilajla mücadele sırasında yapıldığı gibi, sanki akvaryum havalandırırcasına, denize hava basarak sağlamak da olanaklı değildir.

İşte bu nedenle, Kanal İstanbul açıldıktan sonra Marmara Denizi’nin – giderek oksijensiz bir sucul ortam haline gelmesi ve Karadeniz’in çürük yumurta kokan derin bölgelerine dönüşerek – sonradan tedavisi olmayan bir yok oluş sürecine girmesi kaçınılmazdır.

Bu gerçeği gören bir bilim insanı olarak, Kanal İstanbul üzerinden anlatılan – ve esasen geçerli olduklarını da düşünmediğim - ekonomik getiri öngörüleri ile hiç ilgilenmiyorum.

Çünkü hiçbir getiri, ülke ekonomimizin amiral gemisi olan Marmara Bölgesi’nin yitirilmesinden doğacak zararı karşılayamaz.

Bu nedenle soruya yanıtım açıktır. KANAL İSTANBUL’A HAYIR!

1Akyarlı ve Saydam (2021): Marmara Denizi’nin yok edilişi: Salya ve Kanal İstanbul https://www.youtube.com/watch?v=8O_QTkThDx8

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@