Süper kahraman teması artık sinema ve televizyon anlatıları için bir alt tür haline geldi. Kovid 19 küresel pandemisinin sektörlere vurduğu darbe bir yana, bu tür filmlerde artık ciddi bir basma kalıplık ve kalite düşüşünden bahsedebilir miyiz?

Yirmi yılı aşkın bir süreden beri hemen her yerdeler. Başlangıçta çocuk ve gençlik filmleri olarak hayatımıza giren süper kahraman karakterleri, televizyon dizileriyle, canlandırma ve uzun metrajlı filmleriyle neredeyse sinema sanatının yegane işlediği ana tema haline dönüşmüş görünüyorlar. Seksenler ve doksanlarda çizgi roman uyarlaması olan bu tür filmler o kadar azdı ki batı macera sinemasının en yüksek örnekleri olarak kabul edilirlerdi; Tim Burton’ın Batman’ları mesela ya da Guillermo Del Toro’nun Blade’i, Alex Projas’ın Crow’u gibi... Dünyanın dört bir yanında çalışan görsel sanatçıların önemli bir kazanç kapısı haline gelen bu furya artık biz izleyiciler için çok sıkıcı bir hal almadı mı? Ayrıca Kovid 19 küresel pandemisinin sektörlere vurduğu darbe bir yana, bu tür filmlerde artık ciddi bir basma kalıplık ve kalite düşüşünden bahsedebilir miyiz? 

Uzun lafın kısası bu sorunun bence kısa bir cevabı yok! Her şeyden önce bizi bu duruma getiren süreci incelemek lazım ve özellikle son yirmi yıl boyunca tüm dünyada genel sinema izleyicisi kalitesinin, toplam nüfus artışı ile doğru orantılı olarak, (gerileme demeyelim de) bizim kuşağımızın beklentileriyle örtüşmeyen bir hale geldiği söylenebilir ve aslında bu durumun bir semptom olduğunu anlamaya çalışalım zira sinema sanatı dediğimiz şeyin kapsamının, ana akım popüler Amerikan çizgi romanlarının konu edindiği süper kahraman hikayelerinden ibaret olmadığını idrak edelim. Açıkçası, ayrıca süper kahramanlar, grafik öyküleme sanatlarının çok önemli bir türü olan çizgi romanı tek başlarına temsil edemezler, etmemeliler de. Mesela Marjane Satrapi’nin uzun metrajlı bir animasyon filmine de uyarlanan ve Şah’ın devrilişinin ardından İran’da yaşanan kültürel ve politik dönüşüm sürecini anlatan Persapolis’den tutun da Art Spiegelman’ın babası Vladek ve annesi Anya’nın 2. Dünya Savaşı sırasında Yahudi soykırımından nasıl kurtulduklarını aktaran Maus (Fare)’ye kadar pek çok farklı, sıra dışı, olgun mevzuyu masaya yatırabilen zengin bir anlatı türüdür çizgi roman ya da grafik romancılık ancak esas konumuza dönersek eğer, çağdaş Amerikan sineması ve bundan çok etkilenen Batı Uygarlığı odaklı bir dönüşüm anlayışı benimseyen diğer kültürlerin sinemalarında gözlemlemeye başladığımız bu tek düzelik durumunu anlamak için büyük resmi görmeye çalışmamız gerekiyor. Çok politik bir cevap olduğunun farkındayım, ancak bu durum uygarlık kavramından ne anladığımızla ilintili. Eğer uygarlık dediğiniz şey gezegenimizdeki herkesin eline, yedi-yirmi dört sosyal medyaya bağlı olan akıllı bir cep telefonu vermekse, bu Güneş Sisteminde bulunan en ilerlemiş türüz. Ancak her gün Instagram hesabıma, acaba kimler abone olmuş diye baktığımda karşılaştığım insta-tv veya tic-toc klipleri, nedense insan uygarlığının bu aşamasında yükselişten ziyade çöküş halinde olduğumuzu düşünmeme neden oluyor. Çeşitlilikten ve farklılıktan çok bayalık görüyorum. Yalnızlaşmış, belki de yalnızlaştırılmış bireylerin acınası bir kendini gösterme çabası, suni bir mutlu olma haliyle birleşmiş, öz denetimsiz, estetik normlardan yoksun bir yapay zeka soğukluğunda peş peşe ekrandan kanıyor. 

SİNEMACILIK CAN MI ÇEKİŞİYOR

Bu konuda medyada sesini ilk kez ciddi biçimde yükselten adam Martin Scorsese idi. Genel olarak sinemanın artık süper kahraman filmlerinden ibaret bir hal aldığını ve bildiğimiz anlamda sinemacılığın can çekiştiğini hatta öldüğünü belirtmişti. Gerçekten dram, tarihi kurgu gibi farklı türlerde filmler yapan sinemacıların eserlerini sergileyecek salon bulmakta zorlandıklarını söyleyerek Steven Spielberg de okullu arkadaşına destek vermişti. Bu duruma el cevap Marvel sinemasal evreninde Doktor Strange karakterini canlandıran Benedick Cumberbatch’den gelmişti. Cumberbatch, Marvel filmlerinin elle tutulur bir sanat formu olduğunu savunmuştu. Öte yandan bu kamuoyuna mal olan tartışmanın kendisi bile promosyon, pazarlama kokuyor.

Hindistan (Bolywood ve Tolywood) ve Çin sineması perspektifinden bu dönüşüm oldukça haklı bulunabilir bu arada. Bu filmlerle Amerikan sinemasının Asya ve Uzak Doğulu kültürlerine ulaşma kaygısıyla şekil değiştirdiğini, yapımların aslında müzikli, danslı, şamata gösterilerine dönüştüğünü söyleyebiliriz. Artık bu filmler Batı Uygarlığının estetik normları ekseninde üretilmiyorlar. Geçtiğimiz yüzyılda çağdaş sanatlarda çoktan aştığımızı zannettiğimiz ve modası geçmiş kabul ettiğimiz ilkel anlatılara ve efsanelere özgü basma kalıp motiflerle temlerin farklı bir makyaj ile yeniden gündeme getirilmesi olarak kabul edilebilir bu yapımlar. İnsanlığın öylesine bazal duygularına, öylesine temel olan varoluş problemlerine hitap ediyorlar ki bu öyküler, evrensel bir boyutta hemen hemen bütün kültürlere mensup izleyiciler, fazla açıklamaya ihtiyaç duymadan bunları izliyor ve çok seviliyorlar. Ancak tekrar tekrar bir temcit pilavı gibi bize yedirilen bu şeyler arketipal bir tema olan kahramanın yolcuğu veya topluma kabul ediliş hikayesinin farklı renklerle yeniden servis edilmesinden başka bir şey de değil.

KAHRAMANLARIN YENİDEN DOĞUŞU 

Kahraman kendi potansiyelinin sınırları hakkında net bir fikre sahip olmadan, mütevazı bir konfor balonu içinde yetişir. Genellikle onu yetiştirenler koruyucu bir aile olur; Mesela bir uşak ya da bir teyze gibi bir akraba ona koruyuculuk yapar. Sonra travmatik bir hadise yüzünden bu konfor balonu patlar. Gardiyan veli ölebilir, kahraman namzeti olan genç, gerçek ebeveynlerinin aslında hayatta olduğunu ve önemli bir gizemi korumak uğruna onu terk etmek zorunda kaldıklarını öğrenebilir. Hemen her zaman kahraman bu sırrın ne olduğunu anlamak için yollara düşer. Hikayenin ana teması başlangıçta intikam ve öç alma odaklıdır. Kahraman, ezeli karmasını mühürleyen bu meseleyi çözümlemeyi kendisine hayat gayesi olarak seçer. Bu intikam yolculuğu, özünü tanıma, anlama, kabullenme ve barışma üzerine bir tür arayış seferine dönüşür. Böylece tensel dürtülerle kendi nefsinin biniti olarak yollara düşen kahraman, kusurlarını tıraşlayarak duygularının ve kaderinin efendisi olmayı öğrenir. Bu arada özel efektlerle yapılan göz bağcılığın yanı sıra çağdaş bir dans şovunu aratmayan dövüş sahneleri, karakterin olgunlaşma sürecini görsel bir şölene dönüştürür. Superman, Batman, Örümcek Adam (Spiderman), Iron Man (Tony Stark), hemen hepsi bu şema üzerinden gelişen bir öykü ağına sahiptir. Yani biz kısaca hep bir yok oluş, titreyip kendine geliş ve bireyin kendi toplumuna ve doğasına yaptıklarıyla yüzleşerek bir yeniden doğuş gerçekleştirme hikayesini izler dururuz.

MİTOLOJİLER VE POPÜLER KÜLTÜR

Mesela Doktor Strange; çağdaş bilimin sınırları kapsamında derdine derman bulamayan bir bilim insanı yavaş yavaş büyü ve sihirden medet umarak şeytanlarla anlaşma yapar. Doktor Faust aslında edebiyat tarihi boyunca Marlove’dan Goethe’ye kadar pek çok yazar tarafından tekrar tekrar ele alınmış folklorik bir figür. Ya da Thor; aslında Yahudi asıllı yaratıcılar olan Jack Kirby ve Stan Lee’nin, Alman Nazi ideolojisinin göklere çıkardığı Nors, Kuzey Avrupa ya da İskandinav mitolojisinin en önemli figürlerini, popüler çizgi roman karakterleri olarak kullanmayı akıl etmelerini müthiş bir çelişki olarak görüyorum. Bunun sorumlusu tabii ki seksenlerde ülkemizde eserleri çok popüler olan ve birkaç defa Türkiye’yi de ziyarete gelen spekülatif tezlerin savunucusu, kimilerine göre de büyük şarlatan yazar İsviçreli Eric Von Daniken’in 1968 tarihli Tanrıların Arabaları adlı kitabı. Bu kitapta Daniken, dünyamızda insan türünün tezahürü ve yükselişinin sorumlusu olarak ilkel toplulukların efsanelerinde ilah olarak tapındıkları üstün teknolojilere sahip uzaylılar olduğunu iddia ediyordu, tabii ki tanrıların arabaları da uzay gemileri yani uçan dairelerden başka bir şey değildi. Eric Von Daniken’dan aldığı ivme ile Amerikalı yazar John Keel’in kaleme aldığı UFO ve parapsikoloji araştırmacıları tarafından bir kutsal kitap olarak kabul edilen, ayrıca Richard Gere’in başrolünde oynadığı doksanlardan kalma bir sinema uyarlaması da bulunan 1975 tarihli Güve Adam Kehanetleri adlı bir kitap da var. Bu kitapta Keel, kendisini Indred Cold olarak tanıtan ve uzaylı ya da boyutlar arası bir gezgin olduğunu ima eden gizemli bir karakterin ekseninde Amerika’nın Kentucky bölgesinde sıradan halktan derlediği acayip, doğa üstü hikayeleri aktarıyor. Bu kitap ve içinde anlatılanlar, Silent Hill video oyunları serisinden Stranger Things’e kadar pek çok popüler kültür ürününe ilham olmuştur diyebiliriz. Yani halk hikayeleri, efsaneler ve tekinsiz rivayetler popüler sinema anlatılarının en sevdiği konu materyalleridir; Çizgi romanlarda da bunlardan bolca bulunur.

Marvel sinematik evreni koskocaman bir çöp müdür yenigün (4)

Demek ki süper kahraman çizgi romanları da bir ölçüde genç okuyucuları için, çağdaş dünya ve geliştikçe acayipleşen teknoloji döngüsünde önemli varoluş sorularını çağdaş mitoloji eserleri gibi davranmaya çalışarak açıklamaya uğraşıyorlar. Mitolojiler ve masallar, bize nasıl bir dünyada yaşadığımızı, evrendeki yerimizi, hangi kurallara uyarak yaşamamız gerektiğini, öldüğümüzde bizi bekleyen şeyleri ve bu alem yok olduğunda ne olacağını açıklamaya çalışırlar. Dinler de kendi yaratılış ve yok oluş anlatılarıyla belli biçimde bu sorulara cevaplar üretirler. Bir alem tasarımı örneği olarak basitçe Marvel sinemasal evreninin temelde ilkel bir mitolojik anlatının yapmayı amaçladığı şeyi gayet güzel yerine getirdiğini görebiliriz.

Marvel sinematik evreni koskocaman bir çöp müdür yenigün (3)

USANMIŞLIKLARIN GÖSTERGESİ Mİ?

Göksel varlıklar, evrendeki en büyük enerji kaynaklarıdır. Uzaydaki yaşam döngüsünü temin ederler; kendi nesillerini devam ettirebilmek için akıllı ve bilinçli türlerin zihin enerjisine ihtiyaç duyuyorlar. Uygarlık kurma kapasitesine sahip olan ırkların ikamet ettiği gezegenlerde bıraktıkları bu yumurtaları korumak için üstün güçlere sahip “melaike” robotlar üretmişler. Alın size Jack Kirby’nin ölümsüzleri, Eternals! Marvel sinematik evrenine göre Tony Stark, Demir Adam zırhını kuşanmasından milyarlarca yıl önce hayatın kaynağı gizemine sundukları cevap budur. 

Adam Curtis’in Ben Asrı! Bu biz miyiz? Adam Curtis’in Ben Asrı! Bu biz miyiz?

Marvel sinematik evreni koskocaman bir çöp müdür yenigün (5)

“Bence bu dünyadaki en merhametli şey insan beyninin bütün içeriğiyle bağıntı kuramamasıdır. Bir gün birbirinden kopuk bu bilgilerin bir araya getirilmesi öylesine korkunç manzaralara kapı açacak ve içinde olduğumuz durumun dehşetini idrak etmemizi sağlayacak ki, ya farkındalığımız bizi çıldırtacak ya da ışıktan kaçarak yeni bir karanlık çağın barış ve güvenliğine kaçacağız.” demiş Amerikalı yazar H.P. Lovecraft. 

Yani aslında bir tür olarak ne kadar başıboş kaldığımızın, kendimizi ne kadar yeknesak, çaresiz, yalnız hissettiğimizin bir göstergesi olabilir mi aslında bu süper kahraman öykülerine karşı yaşadığımız çekilim? Yeni kuşaklar dinleri tehlikeli ve tekinsiz görüyor olabilirler mi? Devletleri ve sistemlerini güvenilmez, oligarşik, gücü yetenin yazıp bozduğu ve fillerin devamlı çimenlerin üzerinde tepindiği kaypak bataklıklar olarak algılıyor olabilirler mi? Bunun karşısında kendi cinselliğini, bedenini, kimliğini özgürce ifade edebilen, rengarenk sıra dışı kostümler içinde kimselere hesap vermeden gezinen, gözlerinden şualar atan, yumruklarıyla duvarları delen, uçarak gökleri aşan bu kurgusal karakterleri ideal rol modeller olarak benimseme eğilimleri, içinde yaşadıkları bu çağa olan usanmışlıklarının bir göstergesi olarak kabul edilebilir mi? 

Amerikan süper kahramanlarını, Dünya Savaşlarının ardından Batı uygarlığının içine düştüğü varoluşsal buhranın çocukları olarak görüyorum. Ayrıca Amerikan kültürünün değerlerinin diğer kültürlere ithal edilmesinde başat rol oynayan aracılar olduğuna inanıyorum. Ucuz, avantür eğlence kisvesinin altında bu anlatıların, yeni dünya düzeninin ajanları olduğunu düşünüyorum. Benim nazarımda hiçbir anlatı masum değil. Bütün hikayelerin hepsi politiktir. Hatta iki adamı bir odaya koyduğunuz anda şunu bilin ki orada politika vardır. 

Marvel sinematik evreni koskocaman bir çöp müdür yenigün (1)

SÜPER KAHRAMANLAR ALT TÜR OLDU

Marvel ve DC comics firmaları, yazarlık ve çizerlik yaparak hayatta kalmaya çalışan, televizyon ve sinema yazarlığı dünyasında kendine yer edinememiş, aykırı fikirleri olan yeteneklerin kurdukları firmalar. Amerikan edebiyat ve yayıncılık dünyasının çok çeşitli katmanları var. Mesela Harlan Ellison, Alfred Bester, Dashiel Hammet gibi yazarlar hayatlarının bir döneminde çizgi roman yazarak evlerine ekmek götürmüşler. Ancak alternatif ve merdiven altı olduğu zamanlarda çizgi romanların daha yaratıcı ve cesur olduklarını da söyleyebiliriz. Gerçi internet televizyonculuğu sayesinde artık görsel-işitsel öyküleme sanatları da pek cüretkar olabiliyor. Yine ana akım süper kahraman anlatılarını tiye alan, İrlandalı yazar Gart Ennis’in kaleme aldığı bir çizgi roman serisinden uyarlanan ve Prime Video’da yayınlanan The Boys dizisi, tahammül sınırları en geniş olan izleyiciyi bile zaman zaman şaşırtabiliyor. 

Süper kahraman teması artık sinema ve televizyon anlatıları için bir alt tür haline geldi. Ancak ana tür olma tehlikesi hala yakında duruyor. Artık Serpico, Doğum Günü 4 Temmuz, Kieslowski’nin Üç Renk Üçlemesi gibi gökkuşağının tüm renklerine sahip anlatıların tarihin sayfalarında kaybolmadığı bir geleceği umut etmek istiyorum ve süper kahraman anlatılarının bir sonuçtan ziyade bir illetin semptomu olduğunu söylüyorum.

Marvel sinematik evreni koskocaman bir çöp müdür yenigün (2)