Yaşar Ürük'ün 24 Mayıs 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Ülkemizin gündeminde bir zamandır "İstanbul Atatürk Havalimanı'nın Millet Bahçesi"ne dönüştürülmesi konusu önemli yer tutuyor. Geçenlerde sohbet ettiğimiz bir dost "Ben bu Millet Bahçesi kavramını bilmiyorum. Eskiden böyle bir şey yoktu. İzmir'de de hiç duymadık. Buralarda parklar ve rekreasyon alanları var. Bu yeni bir icat mı?" diye sorunca, yazmak da şart oldu. Çünkü Millet Bahçesi kavramının hem İzmir hem de Sarıkışla ile ilgisi var.

Antik Dönem'den bu yana, insan-bahçe ilişkisinin özellikle kentlerde, biçimsel özellikleri de ön planda tutarak, oldukça geniş bir alanı olduğunu görürüz. Hemen tüm kültürlerde olduğu gibi, özellikle Batı Anadolu'daki uygarlıklarda da "Düzenlenmiş ve bakımlı bahçeye sahip konut" kavramının önemli olduğu çok açıktır. Konuyla ilgili olarak söz edebileceğimiz bağ, bahçe ve koru gibi alanlar, geride bıraktığımız yüzyıllar içinde, toplumun sosyal ve kültürel etkileşimi, gelişimi ve değişimini sağlayan alanlardır.

19. Yüzyıl başından itibaren Osmanlı'daki Batılılaşma çalışmaları içinde, geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçişte, söz konusu yeşil alanların öz, biçim ve işlevsel açıdan farklılaştığı görülür. Bağ ve bahçe kültürünün yerini mesire alanları ile park kavramı alır. Ülkemizde bahçe kültürünün zirveye çıktığı dönem, Osmanlı'da başkentin Edirne olması ile başlar. Edirne ile Trakya’daki diğer şehirler, bir bahçe sistemi kullanılarak oluşturulur. İstanbul'un fethinden sonra yaşanan süreçte, bütün alanlarda kendini hissettirmeye başlayan Batılılaşma süreci içinde, hükümdarların kent meydanlarına, büyük bahçeler yarattığı görülür. 1718-1730 tarihleri arasında yaşanan Lale Devri, bu bahçelerin gelişmesinin sonucunu yansıtan bir dönemdir.

Tanzimat sonrası yapılan düzenlemeler ile birlikte halkın yaşam şeklinin değiştirilmesi ve sosyalleşme gibi kavramlar ortaya çıkar. Yapılan bu yenilikler ile hazırlanan, 8 Ekim 1864 tarihinde Abdülaziz tarafından kabul edilen Teşkil-i Vilayet Nizamnamesi ile bütün eyaletler vilayet olurken, belgede "Millet Bahçeleri" konusuna da yer verildiği görülür. Bu nedenle, aynı yıl ilk uygulama İstanbul'da görülür. İstanbul'un halka açık ilk parkı olan ve Alman ve Fransızlar'dan oluşan bir ekip ile güzel sanatlar ilkeleri benimsenerek düzenlenen Taksim Bahçesi'ni 1869 yılında oluşturulan Tepebaşı Parkı ile Üsküdar’da Sarıkaya Millet Bahçesi izler. Bunların ardından ise 1870 yılında Kısıklı’da, 1871 yılında Sultanahmet'te, 1877 yılında ise Tepebaşı'nda millet bahçeleri görülür. İstanbul'da bunların dışında Çamlıca, Beşiktaş, Yıldız Sarayı çevresi ve Boğaziçi Mirgün bölgesinde de millet bahçeleri kurulduğu bilinmektedir.

yasar uruk yenigün-2

1913 yılında, dönemin Şehremini Cemil Paşa ile birlikte yeni bir park ve bahçeler dönemi başlar. Bu kapsamda İstanbul’un çeşitli semtlerinde park ve bahçeler yapılır. Ankara’nın peyzaj tarihine baktığımızda, ilk Meclis binasının karşısında yaratılmış olan Ulus rekreasyon alanı, bu şehirde konu ile ilgili ilk örnek kabul edilebilir. Bu bahçelerde, öncelikle kişilerin ve toplumun sosyalleşmesi yanı sıra toplu yaşam alanlarında kentin kontrol edilmesi de hedeflenmiştir. Bu alanların pek çoğunun içinde sinema, tiyatro yapıları da inşa edildiği gibi kutlamalar ve eğlenceler de buralarda yapılır.

Osmanlı arşivi belgelerine göre, XIX. Yüzyıl'da millet bahçesi uygulamalarını İstanbul dışında görebildiğimiz yerler şunlardır: Ankara, Yanya, İzmit, Kahire, Selanik, Bolu, Trabzon ve Antakya.

Millet bahçesi ile İzmir ilişkisine gelince karşımıza "Sarıkışla'nın Yıkılması" konusu çıkar. 1829 yılında hizmete giren İzmir Kışlası'nın açılışından henüz yirmi yıl bile geçmeden, sık aralıklarla "onarım" sorunları yaşanmaya başlar. Bunun nedeni de hemen tamamı dolgu olan bir zemine inşa edildiği için, o cüssede bir yapıyı taşıyacak güçte bir temel yapısına sahip olmayıp, devasa yapının emprenye edilmiş kısa ahşap kazıklar üzerine inşa edilmesidir. Kışla ile ilgili bilgileri önümüzdeki hafta sizlere aktarmaya çalışacağım. Ancak; halk ağzında, yapımda kullanılan taşların renginden dolayı Sarıkışla olarak anılan yapının yerinin değiştirilmesi konusu 1892 yılında alevlenir. Bu görüşü savunanların temel görüşü “İzmir Kışlası'nın şehre sığmayan ticaret merkezinin tam ortasında olmasının getirdiği sıkıntının yanı sıra binanın tamiri için harcanacak onca para ile İzmir'in daha uygun bir bölgesinde yeni bir kışla binasının inşa edilebilmesi”dir.

Kışla'nın yıkılması ile ilgili tartışmalara sonunda İstanbul'daki Hükümet de yazışmalarla katılır. Örnek bir yazışma 27 Aralık 1908 tarihli bir belgede görülür: "İzmir şehrinde umumi bir millet bahçesi, bir Osmanlı kulübü ve umumi bir kütüphane ile tiyatro tesisi memleketçe arzu edildiğinden, buradaki kışlanın küçük olması ve mevkiinin uygunsuzluğu sebebiyle yıkılarak daha münasip bir yerde yeniden inşası edilip, yerine, bahsedilen müesseselere tahsisen yeni bir bina inşa edilmesi."

Bundan üç ay sonra 13 Mart 1909 tarihli bir belgede konu yinelenerek olaya bir piyango çekilişi de katılır: "İzmir'in ehemmiyeti ile uyuşmayan kışlanın yıkılarak şehrin daha uygun bir yerinde yeniden inşası ile eski kışla arsasının belediyeye devredilerek bir millet bahçesi, kütüphane ve tiyatro binası inşa olunması ve inşa masrafları için belediyece piyango tertib edilmesine müsaade edilmesi."

20 Haziran 1909 tarihli belgedeki "İzmir şehrinde mevcud kışlanın hedmiyle müceddeden bir kışla inşa edilmek üzere, arsası daire-yi belediyeye terk olunarak orada bir millet bahçesi ve umumi bir kütübhane ile birde tiyatro inşa edilmesi." ifadesinden konunun sıcak tutulduğu anlaşılmaktadır.

16 Nisan 1911 tarihli belgedeki "İzmir'de inşası düşünülen bulvarlara ve Kışla Meydanı'nın Millet Bahçesi'ne ifrağı hakkında taleb edilen evrakın Aydın vilayetine gönderildiği." ifadesinden İstanbul'un da Kışla'nın yıkımına onay verdiği anlaşılmaktadır. Ancak her nasıl olursa kışla yıkılmaz ve söz konusu alanda millet bahçesi yaratılması gerçekleşmez.

Bu arada, İzmir şehrinde Cumhuriyet döneminde millet bahçesi kavramına yakın iki ayrı alan yaratılmıştır. Bunlardan biri Kültürpark, diğeri ise Bahribaba Parkı'dır. Ancak ikisi de millet bahçesi değildir. Özellikle Kültürpark, ilk kırk yıldaki işlevselliği açısından çok farklı bir olgu ve özel alandır.

Sarıkışla yıllar sonra yıkılır. Ancak ortaya çıkan devasa alan bu günkü durumu da dâhil olmak üzere hiçbir zaman İzmir şehrine yakışır biçimde kullanılmaz. Dileyelim ki yıkım işlemleri başlayan Belediye Sarayı'nın yerine inşa edilecek yapı ile birlikte, önemli bölümü işlevsiz olan devasa alan da İzmir'imize yakışır duruma gelir.