Altay Ömer Erdoğan bu hafta gazetemizde, yazar Neslişah Çetinkaya ve eserlerine değindi.

Selahattin/Özgür Balaban Selahattin/Özgür Balaban

Merkeze yakın bir yerde, apartman dairesinde oturuyordum. Yeni sürülmüş tarlaların ortasında, göğün kendine doğru çekip uzattığı eski bir taş binanın orta katındaydım. Yanına yaklaştıkça insana korku veren bu terk edilmiş binanın hazin bir öyküsü vardı. Anlatıcının sesi, dalgaların hiç ara vermeden dövdüğü kıyılar gibi beynimizde yankılanırdı. Çocukluğumuzda, merak korku ve heyecanla birbirimize sokularak dinlediğimiz hikâyelerdendi. Bilmediğimiz çok şey vardı aslında ama biz en çok mor kuyu ile bodrum kapısının açılırken çıkardığı çığlığa benzer sesi merak ederdik.

Kuyunun, sevgilileri tarafından atılan kadın cesetleriyle dolu olduğu söylenirdi. Mor Kuyu denmesinin nedeni de buydu sanırım. Biz hiçbir zaman gidecek cesareti bulamadığımız için ne rengini ne de cesetleri görebilmiştik. Ama yine de gıcırdayan kapıları ile esrarını koruyan bodrum kata inme hayalimizi canlı tutuyorduk. Yaşça bizden büyük olan oyun arkadaşlarımıza yalvar yakar olduğumuz

Kuyunun, sevgilileri tarafından atılan kadın cesetleriyle dolu olduğu söylenirdi. Mor Kuyu denmesinin nedeni de buydu sanırım. Biz hiçbir zaman gidecek cesareti bulamadığımız için ne rengini ne de cesetleri görebilmiştik. Ama yine de gıcırdayan kapıları ile esrarını koruyan bodrum kata inme hayalimizi canlı tutuyorduk. Yaşça bizden büyük günlerin birinde, nihayet bodrum kata inmeyi başarabilmiştik. Defalarca denememize rağmen kapıdan tek bir çıt sesi bile çıkmamıştı. Anlamıştık ki çıkan korkunç sesler kapıdan değil anlatıcılardan geliyordu. Duyduğumuz da kapının değil anlatıcıların çığlığıydı. O soğuk buz gibi nefeslerinin sırtımızdan esip geçmesi için makul bir süre bekledikten sonra da ellerini bellerini bükerek daha da korkunç hikâyelerle bizi, daha doğrusu çocukluğumuzu hissiz bir sfenks gibi kaskatı yapmaya çalışıyordular. Gerçek olmadığını biliyor ama yine de ölesiye korkuyorduk. Başka şeyler anlatılmasın, belki de mor kuyuyu düşünmeyelim diye bu hikâyeler anlatılıyordu bize. O zaman bizim korkularımız da korkulacak şeyler olmuyordu haliyle.

Aradan yıllar geçmişti ve ben kim bilir hangi akıllının sözüne uyup aldıysam bu evi, değil izlerimi bulmak, ömrümün sonuna kadar bu cehennem soluğunu içime çekerek yaşayacakmışım gibi bir hisse kapılmıştım. Sanki bekleyecek başka bir şey yokmuş gibi, bütün bir kışı baharı bekleyerek geçirmiştim. Akşam alacakaranlığı çöktüğünde altı-yedi yüz metre uzaklıktaki bir binada -eskiden mor kuyunun olduğu yerde- de olsa yanan ışık her seferinde içime çöken sessizliği dağıtır, tükenmekte olan ümidimi yeşertirdi. Soğuk fırtınalı bir kış gecesinde sadece tesadüf ile açıklayamayacağım bir şey olmuştu. Perdeler açıktı, salonda oturduğum kanepeden dışardaki karanlığa bakıyordum. Taş bir kuleye benzeyen o uzaktaki binada muntazam aralıklarla ışıklar yanıp sönmeye başlamıştı. Bütün dikkatimi o ışığa vermiştim ki duyduğum bir sesle irkildim, gündüzleri neyse de akşam karanlığında korktuğum için dışarı çıkamadım ama sanırım bir çan sesiydi, tıpkı o da ışık gibi muntazam aralıklarla belirip kayboluyordu. Yerimde doğrulmuş, nefesimi tutmuştum. Anlatılan hikâyelerde karşı binadan söz edildiğini hiç duymamıştım. Orası iskeletlerle dolu görünmez kuyunun olduğu boş bir arsaydı, üstelik üzerinden yıllar geçmişti. Yirmi sekiz yıl aradan sonra döndüğüme göre büyümüş olmalıydım. İnsan büyüdükçe korkularının ne denli küçülmüş olduğunu görmek istiyor galiba, ama ben yine de kış boyunca Niobe’nin çığlığını getiren Spil dağı rüzgarlarının baharda neler getireceğini kestirmenin imkansızlığını yaşıyordum.

Evin küçücük bir balkonu vardı. Salon ve mutfak arasındaki karanlık, dışarı doğru çıkıntı yapmış gibi duruyordu. Etrafı korkuluklarla çevrelenmişti ve sanırım bu karanlık, sınırını aşmasın diyeydi.

Koyu karanlık kış günlerinin geride kaldığı Ilık bir bahar ayının ilk günleriydi. Sayfaları eprimiş kitabı elimden bıraktım. Hüzünlü bir kitaptı. Kapak sayfaları koptuğu için bu acıların tanığı kim bilemiyordum! İçimde müthiş bir kuraklık hissettim. Kelimeler kuru kuruydu, konuşmaya kalksam birbirine tutunmadan toz olur uçardı. Boş ver dedim kendi kendime. Aldırma. Boş kalan ellerimi koyacak yer bulamamanın verdiği sıkıntıyla bir aşağı bir yukarı dolanıp durdum. Ne kadar dolaştığımı hiç hatırlamıyorum bile, en sonunda bu karanlığın sınırına -korkuluğa- yaslanıp aşağıya doğru baktım. Başım dönüyordu. Gelincikler açmıştı tarlanın ortasında, ama sanırım onlar da hareket halindeydiler.

Kâh gelinciklerin arasından tarlalar kâh tarlalar arasından gelincikler boy veriyordu. Onlar büyüdükçe büyüyorlardı, ben ise yukardan baktığım halde küçücük kalıyordum. Nihayet kendimden uzaklaşıp bakmaya başladığımda ancak o zaman görünebilecek aydınlığa çıkmış olduğumu anlayacaktım. Diz çöktüğüm kederin ortasında aslında ben hem görünen hem de görendim.

Derin bir uykudan uyanıyor gibiydim. Ne zamandan beri burada olduğumu, neler düşündüğümü, en önemlisi de yirmi sekiz yıl sonra neden dönmüş olduğumu hatırlıyordum. On sekiz yaşındaydım. Gözlerimi fal taşı gibi açmış, dizlerime koyduğum aynaya bakıyordum. Cımbızın tutabildiği kaşımı, kirpiklerimi yolmuş; iki parmağımla altın varaklı aynada sanki dünyayı dolaşıyordum. Gittiğim her yerde onları görüyordum. Saçlar, sakallar, bıyıklar! Ne istiyorlardı benden bu adamlar, anlayamıyordum. Canım yanıyordu, içim yanıyordu, ben de bir şeyler yakmak istiyordum ama ne? Bilemiyordum.

Uzaktaki boş arsada tam da şimdiki taş kuleye benzettiğim evin olduğu yerde biri bana bakıyormuş gibi geldi. Kaşlarım, kirpiklerim olmadığı için güneş gözlerimi alıyordu; seçemiyordum ama yine de o, kuyunun yanı başında olduğu için çok cesur olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Bir müddet sonra önceden gelen bir tanışıklığımız varmış gibi yaklaşmaya başladı. Üzerinde kareli bir gömlek vardı, dalgın dalgın yürüyordu. Yaklaştığında tiz bir çığlık attı. Sanırım ayna gibi parlayan yüzümü görmüştü. Başımı kaldırdım, karşımda beliren yabancının dikkatle yüzünü süzüyordum. Gözlük takıyordu. İlk kez gördüğümden emindim. Konuşması oldukça düzgün, seçtiği kelimeler özenliydi. Attığı çığlıktan sonra sıra bendeymiş gibi bir müddet bekledi. Ben çığlık atmadım. Berbat bir durumdaydım. O an için benden kötü görünebilecek tek bir hakikatin kâinata gelmemiş olduğunu düşünüyordum. “Neden yaptın?” dedi. Sözcükler etime saplanıyordu, bir kez daha dayanılmaz bir acı içinde olduğumu hissettim. Acıları söze dökmede pek usta değildim. O kadar ilgiydi ki gözlerimden bir damla yaş geldi. Sanırım gözyaşlarına dokunabilen biriydi. Hayat ne kadar acımasız fakat ne muhteşem tesadüflerin olduğu bir yerdi. Aynayı aldı dizlerimden, ters çevirdi, “Aynaya bakacağına gözlerime bak!” dedi. Verecek cevap bulamamanın verdiği sıkıntıyla gözlerimi kapadım. Maksadım biraz da gözlerimi saklamaktı. Bakmış olsaydım, belki de onu bana getiren nedenin; bir boşluk, başkasından alınacak bir intikam için şah çekilen bir satranç hamlesi olduğunu anlardım. Ben o savaşta yalnızca sığınılan bir limandım ve kesinlikle bak dediği yerde kendimi göremezdim. Kocaman bir sessizlik... İkrar gibi oldu. Bu muhteşem limanın güvenilirliğinin sessizlikten geldiğini zannetti.

Bir ömre birkaç ömür sığdırmak istiyor gibiydi. Hayat suyunun bir katresini dahi ziyan edemezdi.

Gözlerimi saklayabilmiş miydim? Hiç bilemedim ama ben de karanlığıma tesadüf eden bu ışık kapısını sonuna kadar açmak niyetinde olduğumu sezinleyebiliyordum.

Annemin ölümünü, babamın yeniden evlenmesini unutamamıştım. Babamın söylediği her söz bir yalan bir inkâr gibi geliyordu. Üstelik annem onun yüzünden ölmüştü. Hiç incinmeye gelmeyen tarafımdı güvensizlik. Ama ne yazık ki bunu besleyen yığınla bir şeyler oluyordu hayatımda.

Deniz gibiydim, atılan bir taşla dalgalanabiliyordum. Dalgalandıkça benliğimi saran kin nefret yerini sevgiye bırakmıştı. Tutku ya da aşk, itirazı da isyan etmeyi de öğretiyordu.

Babam yeni evliliğinde beni tamamen unutmuştu. Bu sayede gece yarıları dışarı çıkıyor, gözlerimi zifiri karanlıklardan geçirip boş arsaya bakıyor, orada yanıp sönen ateşin sihrine kaptırabiliyordum kendimi. Dar vakitlerin tutkulu buluşmaları, mermerin soğuk gövdesine su halinde akan zamanmış gibi hızla geçiyordu. Eğer bu tutkuyu yaşamadan ölen biri var ise, uyanıp kendi mezarının başında yas tutsa yeriydi.

Ayrılık dayanılmaz olunca, geceleyin yanıp sönen ışıklar gündüzleri yerini çan seslerine bırakıyordu. Sevdiği adamın yanında, kim tutkuların esiri olmadan bir an geçirebilmiştir ki? Ah... yanmak isteyen kelebekler gibi kim alevlere koşmamıştır?

Her tutkulu aşk gibi bu aşk da kendi kehanetini gerçekleştirecek kadar imkansızlıklarla doluydu, bunu görüyor olmam bile gerçeği değiştiremezdi.

Mor Kuyu yenigün2

Bir gün göz kapaklarımı araladığımda rüya bitmiş ve sanırım o kuyuya biri daha atılmıştı. Arkasından gitmek istediğiniz bir hakikat var ise yalan söyleyemiyorsunuz işte, o kuyudakinin ben olduğumu saklamamıştım hiçbir zaman. Gözlerine bakmamanın cezasını şimdi çekiyordum. Ne elimde cımbız ne de dizimde ayna vardı kuyuya atıldığım zaman. Ama ben yine de bu ateşi söndürebilen kudretin, beni de kuyudan çıkarabileceğine inanıyordum.

Aradan geçen zamanı hiç hatırlamıyorum, büyümüş olgunlaşmış olmalıyım ki o olgunluğun verdiği hakikatle kuyudan çıkmayı başarabilmiştim. Tutku ile yaşamak hayatın her yerindeydi. Bana tutkuyu öğreten bu muhteşem tesadüf, hiç kuşkusuz gerçeklerden koparabildiğim bir düş gibi hayatıma tesir etmeye devam ediyordu. Yirmi sekiz yıl sonra dönüp gelmiş, o taş binanın orta katına yerleşmiştim. Beni buraya getiren tutku muydu gerçekten? Eğer soğuk fırtınalı bir kış gecesinde taş bir kuleye benzeyen o uzaktaki binada, muntazam aralıklarla ışıklar yanıp sönmeye başlamamış olsaydı ya da en azından onun kadar muntazam aralıklarla kulağımda çınlayan o çan sesini hiç işitmemiş olsaydım gerçekten tutku da diyebilir, ya da bana söylendiği gibi tamamlanmamış bir hikâyenin ardı sıra gelmiş olduğumu dahi kabul edebilirdim. Ama o ışık ve çan sesi bana başka bir şey anlatıyordu. Beni çağıran bir şeyler vardı, anlayamadığım.

Kışın soğuk fırtınalı günlerini bir başına korkarak geçirmiştim. Şimdiyse bahar gelmişti ve ben kuşlar böcekler gelinciklerle birlikte tarlada yaşıyordum. Her gün birileri ile karşılaşıyordum fakat yalnızlığa alıştığımdan mıdır nedir kimseyle konuşmuyordum. Arada bir alış-veriş yapmak için ya da arabaya benzin koymak için merkeze gidip geliyordum. Bu gidişlerimin birinde çocukluk arkadaşım Hülya ile karşılaştım. Geldiğimi duymuştu. Yanıma gelemediği için üzgün olduğunu söylüyordu. Ayaküstü muhabbet bitmeyince en kısa sürede yeniden görüşmek üzere sözleştiğimiz sırada bana Haluk’tan haberim olup olmadığını sordu. Hiç görmemiştim, leylak ağacına doğru birkaç adım attım. Yakmak istediğim ne varsa yakmıştım, yirmi sekiz yıl önce. Savuracak kül dahi bulamazdım. “Yok.” dedim. Umudu kırılmış gibiydi “Ya!” dedi buruk bir sesle. “Biliyor musun, nerede olduğu bilen bir Allah’ın kulu bile yok!” Şaşırmıştım. Hangi sebep Haluk gibi hayatla arasına mesafe koymamış birini sessiz sedasız bırakmıştı? Hülya sükunetle eğildi; “Anlarsın işte, o kadından şüpheleniyorlar!” Anlayamamıştım. Tüm korkuma rağmen hangi sözün nereden gelip nereye gideceğini bilemeden dinlemeye başladım. Nasıl tahmin edilebilirdim ki! Artık sonuna yaklaşılan bir hikâyenin en korkunç yerindeydik sanki, meğer işte o kadın dediği eski sevgili, Spil Dağı kraliçesi Tanrıça Leto sanıyormuş kendini.

“Aman Tanrım!” Kuyuyu hatırladım birden! Yanıp sönen ışıkları bir de çan seslerini...

“Haluuk! Haluuk! Haluuk!”

Neslişah Çetinkaya

Öyküler ve denemeler kaleme alan yazarın ürünleri Ötekilerin Gündemi başta olmak üzere pek çok dijital ortamda yayımlandı. Öyküleri değişik seçkilerde yer aldı. Yazma tutkusunu elden bırakmayan yazar, hayata değişik açılardan baktığı edebiyat emeğinde okura da düşünce kıvrımları sunuyor. Özlemi ve direnci edebiyat emeğinin ana teması yapan yazarın Eski Güneşin Altında ile Feray’ın Evi adlı romanları okurla buluştu. Ege güneşinin denizle buluştuğu bir sahil kasabasında yaşıyor. Sözcüklerini Dünya’ya meltem rüzgârlarının serinliği ve derinliği ile yolluyor.

Mor Kuyu yenigün