Ahmet Gürel'in 3 Ağustos 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Falcı ve Mustafa Kemal

         Mustafa Kemal, İstanbul’a geldikten sonra Trablusgarp Savaşı devam ettiğinden tekrar Bingazi’ye gönderildi. Bu devreye ait anılarda Mustafa Kemal’in hayatında önemli etkiler yapmıştır.

         Bir tanesini, Rıza Ruşe’den aktarıyoruz:

         “Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla birlikte Bingazi’ye gidiyordu; Trablusgarp Savaşı’na katılacaklardı.

         Yolda bir göçebe Arap’a rastladılar. Bu adam el falından çok iyi anladığını söyleyerek, genç subayla­rın fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler, talihlerini öğrenmek istediler.

         Sıra Mustafa Kemal’e gelmişti. O, ya fala inanmı­yor veya bir göçebe Arap’ın görün­mez âlemden haber verilmesine güvenmiyordu. Bu­nunla beraber, arkadaşlarının üstelemelerine dayana­madı, elini uzattı.

         Sarışın subayın yumuşak elini sert eline alan gö­çebe Arap bu elin çizgilerine bakar bakmaz yerinden fırladı, ayağa kalktı ve büyük bir heyecanla:

         ‘Sen padişah olacaksın, diye bağırdı: Padişah olacaksın ve 15 yıl hüküm süreceksin.’

         Gülüştüler; Arap’ı bırakıp yollarına devam etti­ler...

         Aradan yıllar geçti. Mustafa Kemal Türkiye Dev­leti’nin Cumhurbaşkanı oldu. Cumhuriyetin on dördüncü yılında hastalandı. Karaciğerinin şiştiğini görenler ‘İçme Paşam’ diye yalvardıkları zaman, O, Bingazi yollarındaki falcı bedeviyi hatırlayarak gül­dü:

         ‘Arap önceleri söylemişti, dedi, bizim padişah­lık nasıl olsa on beş yıl sürecek.’ Ve ilâve etti:

         ‘He­sapça bu, son yılımızdır.’”

Mustafa Kemal Trablusgarp’ta yenigün

Mustafa’m Kör Olmuş

         Atatürk’ün tek erkek manevi evladı Abdürrahim Tunçok’un anılarından;

         Mustafa Kemal Paşa onu üç yaşındayken İstanbul’a annesinin yanına getirip ona:

         “Bu çocuğu biz büyütelim. Bu çocuk bizim çocuğumuz olsun” demiş, aile onu kendilerinden biri saymıştır. Abdürrahim Tunçok da aileye gelişini şöyle anlatmıştır:

         “Ben ana da bilmem, baba da bilmem. Kendimi bildiğimde annem olarak Zübeyde Hanım’ı, ablam Makbule Hanım’ı, bir de Paşa’mızı tanıdım. Benim ailem bu aileydi. Ben kendimi bu ailenin çocuğu olarak kabul ettim. Hep de öyle kaldım. Gerçek annemin ve babamın kim olduğunu asla öğrenemedim.”

         Abdürrahim Tunçok, Zübeyde Hanım’la birlikte Halep’e Mustafa Kemal’in yanına gidişlerini anılarında şöyle dile getirmiştir:

         “Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye’deki rahatsızlığı İstanbul Akaretler’deki 76 numaralı eve başka biçimde yansımıştı. Annem Zübeyde Hanım ağlıyordu:

         ‘Mustafa’m kör olmuş… Mustafa’mın gözleri görmüyormuş artık’ diye. Annemin duyduğuna göre Mustafa Kemal Paşa, çölde kum fırtınasına yakalanmış. Kum tanecikleri ok gibi gözlerine girmiş. Mustafa Kemal Paşa’nın gözleri kör olmuş. Tam bir hafta durmaksızın ağladı. Haber aldığımızın ikinci haftasında Cevat Abbas Bey eve geldi:

         ‘Halep’e dönüyorum, Mustafa Kemal Paşa’ya sağlık haberlerinizi götürmeye geldim’ dedi.  Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale’de yaverliğini yapan ve ondan sonra yanımızdan hiç ayrılmayan Cevat Abbas Bey ailemizin bir bireyi gibiydi. Annem onu bırakmadı:

         ‘Mustafa’mın gözleri kör olmuş. Beni onun yanına götüreceksin. Onu görmezsem ölürüm ben burada’ demesi üzerine Cevat Abbas Bey’de:

         ‘Bu konuyu yarın görüşürüz’ diyerek evden ayrıldı. Cevat Abbas Bey, ertesi gün geldiğinde müjdeli haberi de beraberinde getirmişti:

         ‘Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çektim. Sizin oraya gelmek istediğinizi söyledim. Biraz önce telgrafa cevap geldi. Sizi getirmemi emrediyor. Abdürrahim’i de getirmemi emrediyor.’

         Cevat Abbas Bey bizi, asker ve cephane taşıyan bir trene bindirdi. Bir hafta kadar süren bir yolculuktan sonra Halep’e geldik. Annem, Mustafa Kemal Paşa’ya sarılıp öpüyordu.

         ‘Bak anne kör değilim’ diyordu… ‘Biraz hastalık geçirdim, şimdi düzeldim’ dedi. Bana sarıldı, kucağına aldı, öpmeye başladı beni. ‘Bak Abdürrahim’i de görüyorum anne’ diyor ve sevincini tekrar ediyordu:

         “Ne güzel, ikiniz de buradasınız’ diyordu.”

kudus Mustafa Kemal Trablusgarp’ta yenigün

1912 Türk - İtalyan Savaşı

         O zaman ve o hava içinde herkes, hürriyet uğ­runda yer ve makam kapmak için çalışırken Mustafa Kemal’in göze batan bu hareketleri, başta bulunanları elbet­te kuşkulandırırdı. Derhal kendisini İstanbul’a büro hizmetine verdiler.

         Olaylar, yeni iktidar aleyhindeki tenkitlerinin, şüphelerinin ne derece haklı olduğunu gösteriyor, Bosna ve Hersek elden gidiyor, Avusturya’ya katılıyordu. Dünya bir felâkete doğru ilk adımını atıyordu.

         Millet henüz sakinleşmeden İtalyanlar Trablusgarp’ı işgal ettiler. Bu defa Mustafa Kemal, Enver ve komite ile aynı fikirde birleştiler. Uzak Afrika’da ya­pılacak savaştan bir sonuç beklemek anlamsız ama hiç olmazsa ordunun şerefini kurtarmak gerekiyordu. Berberileri İtalya’ya karşı savaşa seferber etmek üze­re Mustafa Kemal de Enver ile birlikte hareket etti. Albay Mustafa Kemal, Arap kıyafetinde olduğu halde bu macera dolu yolculukta Mısır üzerinden Trablusgarp’a yollanıyordu. İngilizlerin çok dikkatli davran­malarına rağmen, gidecekleri yere aksamadan var­dılar.

         Mustafa Kemal ile Enver, İtalyanlara adam akıllı yüklendiler. Kabileler arasında heyecan yaratarak, vahşi bedevileri teşkilâtlandırarak, İtalyan üstün kuv­vetlerine karşı ümitsiz fakat cesurca mücadeleye gi­riştiler.

         Enver şahane bir çadırda oturuyor. İstanbul’a, doğru olmayan, iyimser raporlar gönderiyordu. Mak­sadı hükümeti savaşa devama kışkırtmaktı. Bu yüz­den de bütün dünyada ün kazandı.

         Mustafa Kemal’in dürüstlüğü ve gerçeği saklayamamak düşüncesi, haliyle onu isyana sevk ediyordu. İki arkadaş arasında şiddetli münakaşalar oldu. Matematikçi ve realist arkadaşından daha hayalci ve gösterişçi olan Enver, korkmaya ve ondan nefret etmeye başladı. Derne ordugâhında her an işittiği tenkitlerin elbette gü­nün birinde intikamını alacaktı.

         Açıkça bir çarpışma olmuyordu. Yeniden hoş olmayan felâketlere se­bebiyet veriliyordu. Derne’de Türkler ve Bedeviler, Enver için kanlarını dökerlerken Balkan Savaşı çıktı.

         Jön Türkler’den kurulan hükümet ve ordu, kötü bir şekilde yenilgiye uğramıştı. İtalya ile çarçabuk barış imzalamak gerekiyordu. Derne’deki çukurlar acaba neden şehitlerin cesetleriyle dolmuştu?

         Saçları diken-diken edecek bir yolculuktan sonra Mustafa Kemal; Mısır, İtalya, Avusturya ve Romanya yoluyla vatana dönmeyi başarır. Yolda gelir­ken gazetelerde Türk ordusunun bozgununu okuyor, okuduklarına bir türlü inanamıyordu. Gerçekten bu yazılanlar gözünün önünde gerçekleşmiş ve kesin bir bozguna uğranmıştı! Ulu, koskocaman Osmanlı Devleti, Balkan krallarının dar­beleri altında ezilmekteydi.

Mustafa Kemal Trablusgarp’ta filistin yenigüün

Balkan Savaşı ve Selanik’in Düşmesi

         Selanik’in düşmesinin haberini Mustafa Kemal’in nerede ve nasıl haber aldığını Salih Bozok’un kendi ağzından dinleyelim:

         Trablus’tan dönüp, İskenderiye’de vapur beklediği günlerin birinde, evvelce Selanik’te tanıştığı bir Rum kızı, kendisini tanımış.

         “Aaaa… Kemal Bey siz burada mısınız?”

         “Evet… Birkaç gün İskenderiye’de kalacağım.”

         “Bir kadeh likörümü içmez misiniz?”

         Mustafa Kemal olaylardan zaten üzgündür. İskenderiye’de tanıdık kimsesi de yok. Rum kızının davetini ret için sebep görmemiş. Dereden tepeden konuştukları sırada Rum kızı bir aralık Mustafa Kemal’e:

         “Eee… Kemal Bey… Nihayet ‘bizimkiler’ Selanik’i de aldılar ha” demiş. Mustafa Kemal şaşırmış:

         “Hangi Selanik’i?”

         Mustafa Kemal, Trablus Harbi devam ettiği müddetçe, vatanı olan Selanik’ten hiçbir haber alamadığı gibi, Selanik’in düşman eline geçtiğini de o zamana kadar bilmiyormuş.

         Mustafa Kemal, derin bir uykudan uyanır gibi silkinerek ayağa kalkmış:

         “Ne dedin?... Selanik mi işgal edilmiş?”

         Onun cevap vermesini dahi beklemeden sofrayı yüzüstü bırakarak kapıyı tıpkı bir tokat gibi kızın yüzüne çarpmış, mahmuzlarını şıkırdatarak evden çıkmış.

Nasıl Bıraktınız? O Güzel Selanik’i

         Afrika’daki subaylarla Binbaşı Mustafa Kemal de yine kaçak olarak memlekete dönmüşler, düşman ordularını İstanbul’un eşiğinde bulmuşlardı.

         Hele Mustafa Kemal için bu ne kadar acıydı. Doğduğu ve o kadar bağlandığı, akarsularının sesleri, zengin topraklarının yeşilliği içinde büyüdüğü, kulağında hala türkülerinin sesleri çınlayan o eşiz Makedonya ve Selanik, düşmanın eline geçmişti. Trablus’tan dönünce Babıali Caddesi’ndeki Meserret Kahvesi’nde birkaç asker arkadaşına rastlamıştı. İstemeye istemeye ve selam bile vermeyerek yanlarına gitti. Selanik’ten söz açarak:

         “Nasıl bıraktınız? O güzel Selanik’i düşmana nasıl teslim ettiniz? Hele bu kadar ucuza!” diyordu.

         Onun fikrince Selanik savunulabilirdi. O, böyle facianın geleceğini biliyor, asker arkadaşlarına politikayı bırakarak ona karşı hazırlanmasını istiyordu. Gerçekten onun dilediği gibi çalışılsaydı, Rumeli elden gitmeyecekti.

Mustafa Kemal’i Dinlemiş Olsalardı, Balkan Faciası Önlenmiş Olacaktı

            Mustafa Kemal, her şeyden önce kendine güvenen bir adamdır. Çocukluğundan beri hangi işin aksayan tarafını görmüşse, ileriye atılmış ve ‘Ben yaparım’ demiştir.

         Okulda, sınıf çavuşluğunu böyle almış, Çanakkale’de grup komutanlığına böyle atanmış, Kurtuluş Savaşı’na bu inançla atılmıştır.

         Mustafa Kemal’in bu yönüyle Balkan faciasına engel olacak çalışmasını da öğrenmiş bulunuyoruz. Mustafa Kemal, 13 Ocak 1910 tarihinde atandığı Redif İkinci Selanik Tümeni Kurmay Başkanı bulunduğu sırada savunma planları hazırlamıştır. Bu planlar, Balkanlılar aralarında birleşir de bir gün Osmanlı’ya saldıracak olurlarsa yurdun nasıl savunulacağını gösteriyordu. Mustafa Kemal, bu işi incelemek için tek başına bütün Rumeli’deki orduları dolaşmıştır. Dağların, derelerin, askeri bakımdan önemli olan yerlerin gereklerini düşünmüş; her şeyi inceden inceye hesaplayarak hazırlamıştı bu planları.

            Asım Us’un anılarına göre, bir gece Atatürk’ün sofrasında Balkan bozgunu söz konusu olur. Sorarlar:

         “Balkan bozgunu, önüne geçilemez bir felaket miydi? Bu mağlubiyetten kurtuluş çaresi yok muydu?” Atatürk cevap verir ve Asım Us kelime kelime not eder:

            “Balkan Savaşı başladığı zaman ben, Trablusgarp’te bulunuyordum. Eğer bu sırada ben orada bulunmayıp da Rumeli’nin her hangi bir noktasında bulunsaydım, o Balkan bozgunu olmazdı. Çünkü Selanik Kolordusu’nda bulunurken, Küçük Balkan devletlerinin birleşerek beraberce bir hücum yapmaları ihtimalini düşünüyorduk. Ben, böyle bir ihtimale karşı, takip ve tatbik edilecek savunma planları üzerinde çalışmıştım.

            Bir gün bu savunma planlarına ait haritalar üzerinde çalışırken içeriye Talat Paşa ile o zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri olan Hacı Adil Bey girdi. Kolordu Kumandanını ziyarete gelmişler. Bu nedenle beni de hatırlamışlar. Selamlaşmalardan sonra Talat Paşa, bana laf olsun diye şunları sordu:

            ‘Kemal Bey çok dalmışsın, ne ile meşgul oluyorsun?’ Önümdeki haritaları göstererek:

            ‘Bunlar Rumeli savunma planıdır. Bir gün Küçük Balkanlı devletlerin birleşerek birlikte bir hücum yapmaları ihtimaline karşı askeri hazırlıklarımızdır’ dedim. Talat Bey:

            ‘Ben asker değilim. Bu gibi askeri işlerden anlamam. Fakat bu gösterdiğin savunma planlarını kim uygulayacak?’ diye sordu. Ben elimle kendimi işaret ederek:

         ‘Ben yaparım’ dedim. Talat Bey, bu konu üzerinde daha fazla konuşmadı, sustu. Esasen sadece gönül ve hatır almak için benim yanıma uğramışlardı. Veda ederek ayrıldılar. Sonradan öğrendim ki benim Rumeli’yi savunma hakkındaki sözlerim Talat Bey’in pek garibine gitmiş.  Odamdan çıktıktan sonra, giderlerken Hacı Adil Bey’e:

            ‘Gördün mü bizim deliyi?’ demiş.”

         Atatürk’ün anlattığı bu anı, O’nun ileriyi görmekteki sezişinin birçok örneklerinden birini daha teşkil etmektedir. Talat Paşa’nın Mustafa Kemal hakkındaki yargısını tarih cevaplandırmıştır. Mustafa Kemal, ileriyi görmüştü. Küçük Balkan devletlerinin günün birinde anlaşarak ve birleşerek Osmanlı'ya saldıracağını tahmin etmişti. Bunun için de gerekli savunma planlarını hazırlamıştı. Bunu uygulayacak tek adam olarak da kendini görüyordu.

         Balkan birleşmesine karşı gerekli tedbirleri almamış, bu yüzden Balkan faciasına yol açmış, daha sonra Birinci Dünya Savaşı’na katılarak Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp dağılmasına sebep olanların başında Talat Paşa da vardı ve bu macera deliceydi.