23.07.2016, 21:00

Nefret ve korku...

İnsanlık tatilde..

Sevgisizlik tatilde..

Sağduyu, akıl tatilde..

Barış tatilde..

Bunun yanında ‘dayanışma ruhu’ gelişti ise de, daha çok gelişmesi şart. El ele verilmesi gereken günler sırada aslında. Millet olarak kendimizi kontrol altına almamız ve birlik olmamız gereken günler sırada.

Ve gelişen dayanışma ruhunun yanı sıra onu da sollayıp geçen ‘nefret’ maallesef en önde.

‘Nifak’ ise onu takipte.

*

 

Eğer ki birbirini ifşa edecek, birbirini ele verecek, birbirini ihbar edecek duruma geldiysek millet olarak insanlığımızdan şüphe edelim ve çöpe atalım.

Aslında insanlık olarak çöpe atılacak o kadar meziyetimiz var ki, saymaya utanıyorum.

Ancak son günlerde ‘ihbar’ kelimesi, ‘güvensizlik’ kelimesi tüylerimi daha bir diken diken eder oldu.

Ne ihbar edeni suçlar nitelikteyim, ne de ihbar edileni. Çünkü dünya görüşüm hep barış, saadet, birlik ve kardeşlik desturu üstüne kurulu. Keşke bu tür ayrımcı olaylar hiç olmasaydı da bunları yazar konuma gelmemiş olsaydım.

Her ne suç işlenirse işlensin ilahi adaletin tecelli edeceği düşüncesindeyimdir.

Verilecek ceza varsa o yerli yerine oluşur emin olun.

Bu nedenle son günlerde yaşanan çirkinliklerin de, hesabı mutlaka ilahi düzende tecelli eder.

 

*

Ancak, kişilerin kişilere vereceği en büyük ceza nifak olmamalı.

Öç almak olmamalı.

Kişilerin kişilere vereceği en büyük ceza ‘Af kapısıdır’ ki, bunu yapabilenler aslında ermiş kişilerdir.

Bu nedenle isteğim ‘ülkemiz’deki kaosun bir an önce son bulması.

Bu ‘nefretin’ bitmesi.

‘Kardeşin kardeşe’ kırdırılmaması.

Sevgi titreşiminin bir an önce başlaması.

*

Ve gelelim toplumsal meselemize.

Adı korku...

Adı nefret...

Korku ve nefretin dibi yaşanıyor şu günlerde her yerde. Güvensizlik hakim. Birbirine ters bakışlarla ihbarlar hakim. Meydanlarda korku yok, ancak gidişata yönelik korku var, etrafa yönelik korku var. Belirsizlik korkusu var.

Hatta komşularımıza yönelik korku var.

İç savaş korkusu var.

Var da var.

*

Eee korku varsa sevgi tatile çıkmaz mı zaten?

Korkunun ele geçirdikleri insanın en beş temel duygusu değil mi?

Korku bizde ise konuşamayız...

Dinleyemeyiz...

Göremeyiz...

“Korku, karanlık tarafa giden yoldur. Korku öfkeye; öfke nefrete; nefret ise acıya yol açar.” Unutulmaz Star Wars (1999) film repliği ne de güzel özetlemiş değil mi?

İşte o korku öyle bir yere oturdu ki, onu def edecek olan tek şey sevgidir, sevginin parıltısıdır bilin.

 

*

Ben karamsar olmak yerine ışık ile sevgi içinde var olmayı tercih ediyorum.

Çünkü karanlıklar nefret ve korkuyu çeker ve bunu yegane dağıtacak olan güç sevginin ışığı, birliğin gücüdür.

Tek ışık içine nefret giremez, korku, iftira, kardeşi yok etmek, öldürme giremez.

Işık kendi kendine bir ilahi güç ve tecellidir zaten.

Adalet ve merhamettir o...

 

*

Ve nefret duyguların en sinsisidir.

Fark etmezsiniz, yavaş yavaş sizi ele geçirir.

Varlığınızı kaplar, yok eder, en keskin duygudur.

Ve tamamen kontrolsüzdür.

Hissedildiğinde, öyle hissetmiyormuş gibi davranamayız, bu bir anlık içsel eylemdir çünkü.

Ancak egosal ve sahte olan bu duyguya karşı da korunmalıyız.

Hele ki şu durumlarda en çok dikkat etmemiz gereken ‘kontrol’ olduğuna göre, nefret duygusuna kapılmamak ve bazı olaylara, insanlara karşı sağduyunuzu korumanız çok önemli.

*

 

Gerçek sevginin karşıtı yoktur bilin.

‘İnsanları öldürmek’ nefretin en somut örneklerinden biridir.

Ve gelin biz ‘Gabriel Garcia Marquez’in dediği gibi yapalım...

Nasıl mı?

‘Benden nefret edenlerden nefret edecek vaktim yok. Çünkü ben, bana değer verenleri sevmekle meşgulüm’ diyelim ve tüm kötülükleri sevgimiz, duamız ve ışığımızla yok edelim.

Lütfen var olan tüm nefreti “biz” sevgiye çevirelim.



Dip notlar;

 

Peygamberimizden;

Uhud gazasında Resullullah efendimizin mübarek yüzü yaralanıp, mübarek dişi kırılınca, Eshab-ı kiram çok üzüldüler.

Dua et, Allahü teâlâ, cezalarını versin dediler. O ise;

Lanet etmek için gönderilmedim. Hayır dua etmek için, her mahluka merhamet etmek için gönderildim. ve; Ya Rabbi, bunlara hidayet et, tanımıyorlar, bilmiyorlar. Buyurdu.

Düşmanlarını af etti. Lanet etmedi.
Kısaca kötülük edene kötülük etmemek, iyi olmasını dilemek insanlığın ve merhametin en yüksek derecesidir. Adalet Allah katında er geç yerini bulur çünkü.

Nefreti silmek ve kötülük eden için bile dua ederek ‘merhamete’ gelmesini istemek bize düşer.

Egosunu aşan bir kişi, iç huzuru arar, derinlerde yüzer ve tüm insanlık için dua eder.

İşte tam da bu nedenle dinimizde nefret, kin, kibir haramdır, sevmek, tevazu ve hoşgörü ise baştacıdır...

 

 

115 yıllık hatıra...

 

Tarihi Saat Kulesi.

Şehrimizin yüzü, şehrimizin simgesi.

Sultan Abdülhamit Han'ın hatırası...

115 yıllık bir geçmiş.

İşte bu geçmiş ne ihtilaller gördü..

Ne darbeler yaşadı...

Ne savaşlar gördü...

Ne sevgililerin kavuşması, ne çocukların sevinci gördü...

Ne yağmurlar, ne acılar, ne sevinçler gördü de, bu darbe de olduğu gibi bir davranış hiç görmedi.

115 yıl her şeye şahitlik yaptı da, bu şahitliği hiç yapmadı.

Ancak ilk defa böyle saldırıldı, tarih yok sayıldı, zarar gördü.

Adına ‘selfi’ mi ,dersiniz, hırsıklık mı dersiniz, vandalizm mi dersiniz?

İnanın bilmem. Ama ben cehalet diyorum...

Tarihi, değeri, insanlığı bilmekten acizlik diyorum...

Tarihi Konak saat kulemizin hasar gören kısımları inşallah eski güzelliği ne en kısa zamanda kavuşur.

 

 

Batan gemi...

Öğretmen bir gün denizin ortasında batmak üzere olan bir geminin hikayesini anlatır öğrencilerine.

Gemideki çift cankurtaran botunun yanına kadar gelir ve sadece bir kişilik yer olduğunu görür.

Ve hikayenin devamı şöyledir;

“Gemi, aniden batmaya başlar. Gemideki bir çift cankurtaran botuna yaklaşırken sadece bir kişilik yer kaldığını görür.

O an adam, karısını geride bırakır ve bota atlar.

Batmak üzere olan gemideki kadın eşine bakar ve son cümlesi şu olur...”

Ve aniden durur öğretmen. Sorar öğrencilerine, “Sizce kadın, kocasına ne demiş olabilir?” Öğrencilerinin çoğu: “Senden nefret ediyorum!” demiştir diye cevap verir.

Öğretmen, köşede sessizce oturan bir çocuk görür ve aynı soruyu ona da sorar. Çocuk, “Öğretmenim bence ‘Çocuğumuza iyi bak demiştir'” diye cevap verir.

Öğretmen şaşırarak çocuğa sorar, “Daha önce bu hikayeyi duymuş muydun?”

Çocuk kafasını sallar ve “Hayır ama annem babama vefat etmeden önce aynı şeyi söylemişti.” der.

Öğretmen üzgün bir ifadeyle, “Doğru cevap” der.

“Ve gemi batar, adam evine gider ve kız çocuğunu tek başına yetiştirir. Yıllar sonra çocuk vefat eden babasının günlüğünü bulur.

Meğerse, kadına ölümcül hastalık teşhisi konmuş. O kritik anda, baba ölmek üzere olan eşi yerine kendini bota atmış.

Baba günlüğünde, 'Denizin dibine beraber batmayı o kadar isterdim ki… Ama çocuğumuz için, tek başına denize batmanı izlemek zorunda kaldım' yazmış.”

Ve hikaye biter. Öğretmen, çocukların hikayeden tabii ki bir ders çıkarmasını umar. Hayatımızda iyiyi ve kötüyü ayırma kısmında ince bir çizgi var. Ve bu çizgiler hep kafa karıştırıcı olmuştur.

Bu nedenle hiçbir olaya yüzeysel, önyargılı bakmamayı artık öğrenmemiz gerekiyor.

 

Fıkra;

Nasrettin Hoca bir gün pazarda altı kağıt diye bağırarak ayakkabı satar.

Adamın biri Nasrettin hocadan ayakkabı alır.

Adam ayakkabıyı giyip gider. Biraz ilerledikten sonra ayakkabının altı yırtılır.

Adam ayakkabının altının kağıttan olduğunu fark eder ve doğru tezgaha koşar.

Hocaya; ‘Utanmıyor musun kağıttan ayakkabı satmaya’ diye hayıflanınca,
‘Hoca’ da yapıştırır lafını; ‘Eee ben altı kağıt diye bağırmıyor muydum?’

 

 

Günün sözü;

Gözler, ya merhamet ya da nefretin ışıldadığı bir kandildir.

Necip Fazıl Kısakürek

 

 

 

 

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@