Cenker Kuzgun'un 26 Nisan 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Yapılan fahiş zamlara tepki göstermek için elektrik faturasını ödemeyen ve hanesinin elektriği kesilen Kemal Kılıçdaroğlu, borçları nedeniyle elektriğe ulaşamayan insanlara dikkat çekmek için 1 hafta boyunca karanlıkta kalma eylemini başlattı. Bu noktada eylemin yapılageliş tarzı, bu eyleme halkın dâhil edilmemesi, eylemin bireysel bir başkaldırı olarak icra edilmesi gibi birçok şey eleştirilebilir ve bu eylem şeklinin üzerine toplumsal hareketler literatürünün de geliştirdiği kavram setleri ile analizler yapılabilir; fakat burada benim dikkatimi Kılıçdaroğlu’nun eylemini anlatırken yaptığı açıklamalar çekti. Kemal Kılıçdaroğlu, eyleme neden başladığını anlatırken iktisadi eşitsizliklerin artışına dikkat çekti ve “imkânsız görünen düşüncelerin zamanı gelmiştir, devletler insanların temel ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür, neoliberalizmin sonu gelmiştir” ifadelerini kullandı. Özellikle pandemi süreci ile beraber neoliberalizmin dünya halkları için artık bir şey vaadetmediği birçok politikacı ve akademisyen tarafından dile getirildi. Fakat bu denli iddialı bir çıkışın, ülkenin muhtemel cumhurbaşkanının ağzından çıkmış olması dikkate alınması gereken bir açıklamadır.

Kapitalizmin iktisadi ve politik kurum ve kurulları, dönemden döneme farklılık gösterir. Yaratıcı yıkım süreçleriyle kendini yenileyebilen sistemin sürekli krize girmesine rağmen ayakta kalmasının sebebi belki de burada yatmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan Bretton Woods döneminin kuralları belirlenirken, iki savaş arası dönemden dersler çıkarılmış ve Şevket Pamuk’un ifadesi ile serbest kapitalizm değil “yönetilen kapitalizm” anlayışı benimsenmiştir[1].  Sosyalist ülkelerin savaş sürecinden iktisadi ve askeri yönden başarılı çıkmasının da etkisiyle beraber, özellikle merkez kapitalist ülkelerde “kapitalizmin altın çağı” olarak ifade edilen dönem yaşanmıştır. Sürekli büyüme oranları, teknolojik gelişme, düşük işsizlik, güvenceli çalışma ve refah devletinin gelişimi üzerinden tanımlanan bu dönem, 1970’lerde yaşanan yapısal kriz ve kâr oranlarının düşmesi sonucunda başta ABD ve İngiltere’de ortaya çıkan, giderek de çevreye yayılan neoliberalizm denilen yeni bir siyasal ve ekonomik sistem tarafından ortadan kaldırıldı[2].  Bu sistem, ulusal düzeyde örgütlenmiş ekonomilerin küresel piyasalara eklemlenmesine, kalkınma fikrinin ortadan kaldırılıp sadece ekonomik büyümeye odaklanılmasına, sermayenin sınırsız bir şekilde hareket etmesine dayandı ve bu süreç devletin ekonomideki rolünün ortadan kalkması sonucunu doğurdu[3]. Bu süreçte devletler de özelleştirmelerin gerçekleştirilmesi, iş yaşamının güvencesizleştirilmesi, esnekleşmesi ve uluslararası sermayenin rahatlıkla hareket edebilmesine yönelik kurumsal, yasal düzenlenmelerin hayata geçirilmesi noktasında işlev gördüler.

Özellikle Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra neoliberal ekonomi politikalarının, ABD merkezli bir şekilde küreselleşme süreci ile dünyaya yayılması ve bu sürecin azgelişmişliğin ortadan kaldırılmasına yönelik reçete olarak ülkelere dayatılması sonucunda, ulusal ekonomiler özerkliklerini bir kenara bırakarak bu sisteme entegre oldular. Bu süreçte neoliberal ekonomik model azgelişmişliği ortadan kaldıracak bir reçete olarak dünyaya pazarlandı. Bugünün gelişmiş ülkelerinin de önerilen reçeteleri kullanarak geliştikleri vurgusu bir mit olarak anlatıldı. Ha-Joon Chang, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü isimli kitabında gelişmiş ülkelerin gerçekte nasıl geliştiğini açıklarken, Washington Uzlaşması doğrultusunda önerilen reçetelerin gerçek tarihsel zemininin olmadığını ve bugünün gelişmişlerinin sanıldığı gibi serbest piyasa ile değil korumacılık ve müdahalecilikle geliştiğine işaret eder[4]. Bu durumda gelişmiş ülkelerin dayattığı neoliberal politikaların merkez ve çevre arasındaki katılaşmış bir hiyerarşiyi kurumsallaştırdığını ve ülkeler arasındaki eşitsizliği arttırdığını, kafamızı biraz kaldırdığımızda rahatlıkla görebiliriz.

Yapılan çalışmaların da gösterdiği gibi neoliberal süreç, hem ülke içindeki yurttaşlar arasında hem de ülkeler arasında eşitsizlikleri arttırmış ve kalıcı hale getirmiştir. 2008 ekonomik krizinin etkilerinin devam ettiği bir dönemin üzerine gelen pandemi krizi ile beraber de neoliberal sistem hem ülkemizde hem de dünyada sorgulanmaya başlamıştır. Bu sorgulanmanın kendisi bile ülkemiz için çok önemlidir.

Siyaset alanında neoliberal programa alternatif oluşturmayı bir kenara bırakalım; onu kimin daha iyi uygulayacağı yarışına girildiği bir ortamda Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışını önemsiyorum. Bu noktada yapılması gereken, neoliberal politikaların alternatifleri üzerine düşünmeye başlamaktadır. Neoliberalizm eleştirisi sadece kapitalizmin altın çağında ortaya çıkan kavramlarının yeniden kullanılması ile sınırlı kalmamalıdır. Dayanışmacı, ekolojik hassasiyetlere önem veren, eşitlikçi bir programın oluşturulması için hem teorik hem de politik düzlemde bugünden çalışılmaya başlanmalıdır.

 

[1]Şevket Pamuk, Kapitalist Planlamanın Siyasal İktisadı, s. 25-27 Vedat Milor, Devleti Geri Getirmek Türkiye ve Fransa’da Planlama ve Ekonomik Kalkınma Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma, İletişim Yayınları, 2022.

[2]Gerard Dumenil, Domnique Levy  Neoliberal (Karşı) Devrim, s. 25-42 , Alfredo Saad- Filho, Deborah Johnston, Neoliberalizm Muhalif Bir Seçki, Yordam Kitap, 2007.

[3]David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi, Sel Yayıncılık, 2015.

[4]Ha-Joon Chang, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, İletişim Yayınları, 2021.