Altay Ömer Erdoğan bu hafta gazetemizde, yazar Zerrin Saral ve eserlerine değindi.

Biz çoktuk. O ve Mada daha ölmemişti. Hiçbir şey ölmemiş, dipdiriydi. Kadınlar, adamlar, ağaçlar, çiçekler... Çocukluk gibiydi şehir, yağmurlar yeşertir tazeler, gençliğimiz boy atardı. Kimse şeytana uymamış, büyümekten de korkmamıştı yoksa öyle güzel çıkmazdık fotoğraflarda. Unutmazdık doğmalarımızı. Mada yalandan kahkahalar atmaz, takvimler can sıkıcı rakamları tutmazdı. Koltukaltına sıkıştırılan boğazkesen, o da tanır, duyardı; kavgamızı, sevdamızı, dalıp dalıp gitmelerimizi. Öncelerimizi bildiğimizden, kim nereye dalar bilirdik.

Körfez savaşını dinler gibi yaparken şarabımız bitmiş mi, diye, kontrol eder, şişenin yeşiline parmakları usulca gider, mantarı kavrar, kalanı pay ederdi Leto. Şarap biter, biz eve dönerdik. Mada, arkamızdan el sallarken Günay geriden yetişirdi. Çöp kamyonunun bıraktığı sese türkü sakinliği adımlarımız dolanır, çöpçüler yanımızdan uzaklaşır, Mada camın önünden çekilirdi.

ikincisayfa-1

Samanlık Seyran Samanlık Seyran

Matrak kızdı Mada.

Bulup çıkarırdı içimdeki deliyi orta yere, dünden hazırdım bir sözüyle yoldan çıkmaya. Ama fazla uzağa gidemez, dönerdim, Leto’ya… Sesinin muzipliği, şekilden şekle giren küçük ellerine oradan ışıldayan üzüm gözlere yayılır; önden giden merakımı gizlemez, öyle beklerdim. Leto’nun koluna dayadığım başım, parlayan gözlerim, ellerim, ayaklarım, gülmelerim; içimde uykuya dalan çılgını seslendiren küçük dev kadını dinlemelere doyamazdı.  Onun konuştuğu kadar susar, onun konuştuğu kadar coşardım.

Sabahları işe birlikte giderdik Mada’yla.

Uykumu açan onun cıvıltılı sesi olurdu, bir de arabanın radyosunda onunla yarışan Bay J. İkisini de seviyordum. Ama Mada, Bay J’den hep öndeydi.

Yine bir sabah trafik sıkışmış, işe geç kalmıştık. Gergindi. “Geç kaldık,” diye, söyleniyor, sağa sola sataşıyor, saydırıyor öfkesini bir türlü alamıyordu. Hiç beklemediği o an pattadak “Yumurta anne olacak,” dedim. Gözlerini kıstı, başını benden yana çevirirken mırıldandı,  “Ne, ne diyorsun sen yaa!” Kıkırdarken yineledim, “Yumurta, anne olacak,” takındığı alaysı gülümsemeyle sordu, “ne annesi,” sesimi yükseltirken pis pis sırıttım “anne, bildiğin anne işte.” Zınk diye durdu, akan trafiğe aldırmaksızın. Şaşırtma sırası bendeydi ve tadını çıkarıyordum. Onun gibi konuşuyor, onun gibi kocaman gülüyordum. Korna sesleri eşliğinde yaşadığı şaşkınlıkla kıpır kıpır. Meraklı. Telaşlı. Sabırsız. Yüzüme baktı.  Benim ona bakmalarım gibi. Sonra araladığı parmaklarını –sanki kayıt tutuyor- tek tek başladı saymaya, “Anne Yumurta biiiiiir, Bebek Yumurta ikiiii, Leto Baba üççççç.”

Sorular artık havada uçuşuyordu. “Leto biliyor muydu?”

Tabii ki.

“Emin miydim?”

Elbette.

Arada çalan kornalara küfür yuvarlayıp meneviş merakıyla kaldığı yerden iştahla devam ediyor.

“Adetim ne kadar gecikmişti?”

Büyük patrondan fırça yediğimiz günün akşamında balık yemeyi ihmal etmediğimiz, ev koktu diye Leto’yla tartıştığımız o gün ne zamansa, işte son olarak o zaman kanamıştım.

Hesap kitap bittiğinde Bay J’yi artık duymuyordum, Mada’yı da…

Yirmi iki yaşında benden her halt olurdu da anne olmazdı.

Bir bebeğe bakamazdım. 

İmkânı yok bakamazdım. Ben bakamazdım.

Parmaklarım karnımın üstünde. Neden çekilmiyor? Az önce gülerken ne demeye ağlıyordum. Titreyen çeneme götürüyor küçük avucunu, nemli gözleriyle, “Büyütürüz, birlikte…” deyip çalıştırıyor arabayı.

İş yerinde çömezdik. İşçi babaların okumuş çocukları. Leto’nun dışında. O zengin aile çocuğuydu. Yanımızda eksilirdi. Bir davulun çalma hikâyesiydi bizimki sıkısından. Denksizliğimiz… Mada’ya göre bir gün her şey düzelecekti. Düzelmedi.

Sesi kulağımda. Dağınık çantasından kırmızı rujunu çıkarıp çıkartıp sürüyorum. Trafikte onun ettiği küfürler dökülüyor dudaklarımdan. Ölüme. Onun gibi soluyor, onun gibi kızıyorum. Kendimi hatırlıyorum baştan…

Portakallara uzanıyor, büyümüş karnımla balkonda durmuş onu izliyor, komutlar veriyorum. En yukarıdan başlıyor toplamaya, alttakileri çocuklara bırakıyor, “Düşüp ölme!” derken, gülüyorum.

Bütün zamanlar tek tek geçiyor, ben hangi zamanda, hangi yaşımdayım? Annem, “Gitmek isteyeni kırk düğüm halatla bağlasan tutamazsın,” derdi. Bilmiyorduk ölümü. Tutamadım. Leto’yu, Mada’yı…

Allah’la konuşuyorum bazen. Sesim zavallı, sesim çocuk! Leto’ya kızdığımız zaman gibi, senin sustuğun o zaman gibi. Sesim, sesim Mada, ölüm korkağı…  Yıllar geçse de ölüm karşısında hâlâ çocuğum, çünkü zaman o zaman, o zaman, durdu Mada… 

Bütün ölüler alçak! Bütün ölüler sen, bütün ölüler Leto…

“Kızımız olsun” demişti ya “olsun,” demiştim hani yüzüne bakamadan, olsun… Büyük bir vahaya tesadüf etmiş, soluğumu tutmuş güneş de arkadan sıcağını omuzlarıma örtmüş, ısınmıştım.

Hiç öyle ısınmadım bir daha Mada!

ikiincisayfa

Zerrin Saral

 Ankara’da doğdu. A.Ü İşletme Fakültesi mezunu. Edebiyatla ilgili ilk çalışması ve ilk basılı eseri kadın tarihi üzerine araştırmaların yer aldığı ve Neriman Ağaoğlu ile hazırladıkları Edebiyatımızda Kadın Yazarlar Sözlüğü’dür. (2013) Öykülerinin yanında makale, deneme, kitap tanıtım yazıları ve editörlüğünü üstlendiği dosya çalışmaları çeşitli dergilerde ve dijital platformlarda yayımlandı. “Öykü Zamanlığı” başlığı altında Aksisanat Portal için öykücülerle söyleşiler yaptı. Öyküden Çıktım Yola (2014), Yakından Geçen Mülteci Öyküler (2018), Şehir Söner Biz Yanarız- Pavyon Öyküleri (2021), Kentin Şiir Kıyısı (2021) seçkilerinde öyküleri yer aldı. Eskişehir Sanat Derneği 2020 Öykü Ödülü’ne değer görüldü. 1. Oğuz Atay Öykü Yarışması’nda Demirci Minço’nun Çırağı adlı öyküsü ilk on öykü arasına girerek anı kitabında yer aldı. Patika ve Çağdaş Türk Dili dergilerine 2018’den bu yana desen çalışmalarıyla katkı sunmaktadır. “10 Kadın 10 Fırça” adlı karma resim sergisine Lavi ve yağlı boya eserleri ile katıldı. (2018)

Uzun yıllar Anadolu Üniversitesinde çalıştı, hâlen özel bir şirkette Reklam ve Halkla İlişkiler Koordinatörü olarak görevine devam ediyor. Begüm ve Zeze’nin annesi. Eskişehir’de yaşıyor.