18.06.2016, 21:00

Ömür çarkı...

Ömrümüz...

Takvim yapraklarını çevirmede acele ettiğimiz ve tüketimde başı çektiğimiz ömrümüz.

İçine daldığımızda çıkamadığımız ömrümüz.

Akrepler, yelkovanlar eşliğinde rutin gidişatın içinde dönen ömrümüz.

Kabullenişimiz veya isyan edişimiz...

*

İnsafsız çarkların içinde dönüp duran şu ömrümüz bizim cefamızı mı çekiyor, biz mi onun cefasını yüklenmişiz bilinmez. Ancak, geçip giden zamanlar içinde her insan, geriye dönüp baktığında sanırım ‘kendim için ne yaptım’ diye düşünür?

‘Ben acaba hayatımı mı yaşadım, yoksa benim için biçileni mi?’

‘Başkaları adına mı yaşadım, kendi adıma mı?’

‘Ne kadarı benim, ne kadarı onların?’

İşte ömrümüz böyle sorularla cebelleşen bir şey.

*

Ömrümüz kendimizi bulamayışlarımızla dolu.

Akıp giden zamana takılan keşkelerle dolu.

Kim ‘keşke’ demez ki?

Kim hayıflanmaz?

Kim kendi olmak için savaşmaz?

*

O kısa zamanın içinde sadece elimizde kalan sevgi var.

Merhamet var...

Şevkat var...

Şevkati bulduklarımız var...

Geri kalan yıllardan geriye kalan sadece yalan, dolan...

Her bir zerrede saklı olan var elimizde kalan, gerisi hikaye.

*

 

Ömür denen şey, gittikçe hızlanan, sonra yavaşlayan, sonra duran, sonra da biten bir döngü.

O döngünün içinde ki bizler ise, sadece piyonların çaresizlikleri gibi zamana galiba yem oluyoruz.

Sonrası şah–mat...

Eee, bu şah-mat gün gelecek hepimizi bulacaksa, neden bu kavgalar?

Nereden geliyor bu nefretin kaynağı?

Toprak ile toprak buluşacaksa sevgi ile neden bu hır-gür?

*

Ömür dediğin nedir ki?

Birkaç cümle ile mutluluk ve acıların harmanlandığı konak yeri değil mi?

Bir bakarsın bir gün üzerinde üç, beş çiçekle uğurlanmışsın yeni dünyana.

Şanslıysan şayet, sevenlerin anar durur seni.

Şanssızsan şayet, kimsesiz kalır yüreğin.

*

Göz açıp kapayana kadar, hayal kurarak daldığın kadar bir sesleniştir ömür.

Sevgi ya da nefretle beslediğin. Seçim senin.

Yaşamaya hep can attığındır ömür.

Küldür savrulan...

Dumandır tüten...

Gönüldür.

*

Tecrübedir...

Heyecanlardır…

Her bir tanesinde anı olan ağarmış saçlarındır...

Acı ile acıyı onarmaktır...

Mutlu iken mutsuzluğa adımındır...

Ömürü ömüre sığdıramamaktır...

Gitme vaktinde biraz daha diye ümit etmektir...

Doyamadığımızdır...

Ya da doymak istemediğimizdir...

Galiba en önemlisi de sevdiklerine sıkıca sarılmaktır...

*

Bir nefeslik o sahne sardığında vicdanın rahat mı?

Sen ona bak...

Yetim hakkı yemedin mi?

Sevdin mi?

Adından nefretle bahsedilmedi mi?

Bu kısa soluklu macerada gönül kırmadan geçirdin mi?

Sen ona bak...

İşte yanına kar kalan sadece bunlardır...

Gerisi teferruat...

Gerisi yalan-dolan...

*

Ey bu dünyayı zindan edenler, batıranlar, ölüm saçanlar, gençleri sömürenler, zulmedenler, rant düşkünleri, yeşil katillleri.

Bitmez sanılan nefes bittiğinde vicdan yanıbaşınızda olacak.

Ömür çarkı denen düzende bir son var, işte o son her canlıyı bulacak.

 

 

 

Dip notlar;

 

Bülbül ile Hükümdar

 

Bir zamanlar dünyanın en güzel sarayına ve ucu bucağı olmayan şahane bahçelere sahip olan, ancak değer bilmeyen bir hükümdar varmış. Halkın arasında konuşulanlara bakılırsa, bahçeden daha güzel olan şey, o bahçelere gelen, şakıyan bülbülmüş. Öyle güzel bir ötüşü varmış ki bülbülün, şöhretini duyanlar uzak ülkelerden bile onu görmek için oraya gelmek istermiş.
Bülbülün ünü hükümdarın kulağına kadar gelmiş, ancak bahçesinde ki bülbülden haberi olmayan hükümdar sinirlenerek vezirine; "Sarayımın bahçesindeki bülbülden benim niye haberim yok?" demiş.
Vezir hemen bahçıvanı çağırtıp; "Sarayda bütün dünyanın duyduğu  bülbülden neden benim haberim yok? Çabuk bulun!" diye bağırmış.

Bahçıvan, her yeri aramış taramış, bülbül yok.

Vezir de çare olarak, hükümdara "Bu birilerinin uydurduğu bir şey olsa gerek" demiş.
Hükümdar daha da hiddetlenmiş ve "Hemen bülbülü bulun, yoksa hepinizi cezalandırırım" demiş. Sarayın mutfağında çalışan bir kız bahçıvana gelip; "Aradığınızı burada bulamazsın!" demiş "ama isterseniz ben sizi ona götürürüm."

Hemen ormanın yolunu tutmuşlar. Ormanda "Küçük bülbül!" diye bağıran kız, "Hükümdar, seni görmek ve sesini duymak istiyor. Bizimle gelmezsen hepimizi cezalandıracak" der demez, bülbül ortaya çıkmış ve saraya gelmiş.

Hükümdarın huzuruna çıkarılan bülbül, güzel sesiyle öyle yanık ötmüş ki, hükümdar mutluluktan ağlamış. Bülbüle "Dile benden ne dilersen!" demiş. Bülbül "En güzel hediye, sizi mutlu görmek" demiş ve sarayın bahçesinde yaşamaya, güzel sesiyle hükümdara şarkılar söylemeye başlamış.

Günlerden bir gün, hükümdara bir hediye sandığında kurmalı mücevherli oyuncak bir bülbül gelmiş. Kurulduğunda gerçek bir bülbül gibi ötmeye başlıyormuş. Bir zaman sonra, gerçek bülbül hükümdarın kendisiyle ilgilenmediğini görünce üzülmüş ve saraydan kaçmış.
gel zaman git zaman, oyuncak cam bülbül çalışmaz olmuş.

Hükümdar bülbülün sesine öyle alışmış ki, gerçek bülbülün eksikliğini farkederek üzüntüsünden hasta olup  yataklara düşmüş. Hükümdar iyileşmeyince halk, yeni bir hükümdar seçmek istemiş.

Bu haber ormanda yaşayan bülbüle kadar ulaşmış.
Onun sevgisini ve pişmanlığını öğrenen bülbül, hemen gelip hükümdarın yattığı odanın penceresine konmuş ve güzel sesiyle tekrar tekrar şarkılar söylemeye başlamış.
Hasta yatağında bülbülün sesini duyan hükümdar, şifasının gerçek bülbül olduğunu anlayarak onu seveceğine söz vermiş.

Ve hükümdar sonraki hayatını sarayın bahçesindeki güzellikleri doya doya yaşayarak ve bülbülün tatlı nağmelerini dinleyerek geçirmiş.

Şimdi kıssadan hissede şu var.

Şu kısa ömrümüzde güzelliklerle zaman geçirip sevgiyi doyumlayacağımıza, birde yaşadığımız onca kaosun içinde çırpınmak var.

Varın siz düşünün.

 

Selfie çılgınlığı...

 

Tüm dünyada çığ gibi büyüyen "kendi fotoğrafını çekmek" anlamına gelen ‘selfie’, yani bizdeki adı ile ‘özçekim’ çılgınlığı aldı başını gitti de, ülkemizde ki katil ve polisleri birleştirerek ulaştığı boyutu gösterdi.

İstanbul ve Ankara'da 3 kişiyi öldüren Atalay Filiz’in, İzmir'de yakalanmasının ardından tutuklanarak cezaevine konulması esnasında katil ile beraber çekilen özçekimler bu çılgınlıkta bize son perde oldu.

İstersen kendini kıyafetlerinle çek, ister dudaklarını büzüştürerek çek. Nasıl çekersen çek dönemindeyiz.

2002 yılında ilk kez Avustralya'da düzenlenen çevrimiçi bir forum sırasında kullanılan selfie’nin sosyal ağlara sıçraması tam oldu, hatta ‘çubuk’ bile icat oldu.

Hatta çubuğun yasaklandığı mekanlar bile oldu.

Devlet başkanları bile bir anlık nefslerine yenilerek selfie yapıyorsa, ‘her canlı bir gün ölümü tadacaktır’ ile beraber, ‘her canlı bir gün selfie yapacaktır’ da diyebiliriz...

 

Sıcak Ramazan....

Şu sıcak günlerde ‘orucunu’ tutabilenlere selamet diliyorum. Zira küresel ısınmanın olanaklarını el birliği ile yarattık, el birliği ile de kullanıyoruz...

Bu konuda eskilerden bir mani ile gönül alalım.

 

“Pidelerim çok sıcak
Satarım kucak kucak
Bırakmam orucumu
Olsa da çok sıcak.”

 

Mutlu kalın....

 

Fıkra;

Boğaz Köprüsü'nü Türk, Alman ve Japonlar'dan oluşan bir heyet yapmış.

Köprünün açılışı yapılırken, büyük bir gürültüyle köprü çökmüş. Japon “Gitti bütün emeklerim, mahvoldu kumlarım" diyerek harakiri yapmış.

Alman, "Gitti çeliklerim, tonlarca çeliğim mahvoldu" diyerek silahıyla intihar etmiş.

Tüm bu olanları şaşkınlıkla izleyen müteahhit Temel ise derin bir "ohhh " çekerek, yandakilere "Çok şükür" demiş:
- İyi ki çimento koymamışım! Yoksa ben de bunlar gibi mahvolurdum!.. 

 

Günün sözü;

“Kalbin neredeyse hazineni bulacağın yer oradadır.” Paulo Coelho

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@