Sosyal Güvenlik Kurumu’nun yayınladığı 2020 yılı Türkiye’de istatistik verilerine göre çalışan nüfusun yüzde 42’si yani 15.203.423 kişi asgari ücretle çalışmaktadır. Eurostats’ın 2018 verilerine göre ise Avrupa’da en çok asgari ücretli işçi çalıştıran ülke Türkiye’dir1. Türkiye’den sonra yüzde 15.2 ile Slovenya gelir, Merkez Avrupa’da ise bu oran yüzde 10’lar seviyesine kadar düşmektedir. İstatistiklerin de gösterdiği üzere Türkiye Avrupa’nın açık ara en çok asgari ücretli çalışan oranına ve sayısına sahip ülkesidir. Artık Türkiye’de asgari ücret, çalışan nüfusun vasıfsız küçük bir kısmının aldığı ücret biçimi hali olmaktan çıkmış neredeyse ortalama ücrete dönüşmüştür. Asgari ücrete yapılan zamdan sonra daha önce asgari ücretin yüzde 20-30 üstünde gelir elde eden çalışanların da yapılan zam bahane edilerek asgari ücretliler ordusuna dâhil edileceğini düşünürsek, asgari ücretli çalışan oranı 2022 yılında toplam çalışanların yarısından fazlasını tanımlar hale gelecektir. Disk-Ar’ın “Asgari Ücret Gerçeği 2022” raporuna göre de Türkiye’de ortalama ücretler asgari ücrete doğru yakınsamaktadır.

Bu durumda altını çizmemiz gereken ilk nokta, Türkiye’nin sınıfsal kompozisyonuna yönelik yapılan analizlerde karşımıza çıkan “orta sınıf” ütopyasının çöktüğüdür. Öncelikli olarak literatürde orta sınıfın kavramsallaştırılmasına yönelik bir oydaşma olmadığı belirtilmelidir. Marx’ın geçiş sınıfları olarak tanımladığı, amorf bir sınıfsal kategori olan orta sınıflara yönelik, özellikle 1970’lerde neo-marksist yazarlarca önemli çalışmalar yapıldı. Bu tartışmalara katkı sunan teorisyenlerin başında gelen Erik Olin Wright’a göre orta sınıf salt bir iktisadi kategoriden öte toplumsal ilişkileri de kapsayan bir kategoridir2. Wright sınıf analizinde her ne kadar sömürüyü temel belirleyen aldığını iddia etse de yaklaşımındaki ayırt edici nokta gelir farklılıkları ve Weberci bir yaklaşımla piyasa fırsatlarına ulaşımdaki eşitsizliklerdir. Yani orta sınıfı tanımlarken salt üretim ilişkilerinde bulundukları yer ile değil sahip oldukları konfor alanlarında edindikleri tüketim alışkanlıkları ile de değerlendirmek gerekir. Bugün ise Türkiye’de gelirlerindeki yaşanan düşüşle beraber orta sınıflar; yılda bir kez de olsa başka bir ülkede tatile gidebilmek, ortalama araç ve eve sahip olabilmek, yeme-içme kültürüne sahip olmak, yeni teknolojileri takip edebilmek gibi basit statüsel koşulları bile karşılamaktan uzaktırlar. Bu bağlamıyla orta sınıfların düşüşü yaşadığımız iktisadi krizin en göze çarpan sonuçlarından biridir. Kapitalizmin altın çağının sonrasında ortaya koyduğu üretim biçimindeki esnekleşme ve güvencesizleşme gibi dönüşümleri de düşündüğümüzde yaşanan süreç orta sınıfların prekaryalaşmasıdır.

“Precarious” (güvencesiz) sıfatı ile “proletariat” (proletarya) isminin birleşimiyle oluşan “prekarya” kavramı, literatürde kapitalizmin altın çağında oluşan düzenli, kadrolu ve güvenceli çalışma koşulları yerine düzensiz, güvencesiz ve kadrosuz çalışmayı tanımlamak için kullanılmaktadır. Başlangıçta mevsimlik işlerde çalışanları tanımlamak için kullanılan kavram, Guy Standing’in analizi ile birlikte yeni bir sınıfsal alanı tarif etmek üzere güvencesizleşen iş süreçlerinin bütününü içerecek biçimde kullanılmaya başlanmıştır3. Prekarizasyon da Standing’in analizlerinde mutlak bir konumu değil, henüz devam eden bir güvencesizleşme ve sınıfsal düşüş durumunu ifade eder. İşten çıkarmaların kolaylaştığı, çalışma saatlerinin belirsizleştiği, orta sınıfları da içerecek şekilde çalışanların çoğunluğunun asgari ücrete mahkûm edildiği Yeni Türkiye’de kitlelerin artan bir şekilde yoksullaşması gelir eşitsizliğinde hâlihazırda var olan çarpıklığın büyümesi sonucunu doğuracaktır. Orta sınıfların da prekarizasyon sürecine dâhil olması kitlelerinin çok büyük bir kısmını yoklukta eşitlemektedir.

1 Bu konuda en son Eurostats tarafından yayımlanan 2018 verilerine ulaşılabilmiştir.

2 Erik Olin Wright, Sınıflar, Notabene Yayınları, 2016.

3 Guy Standing, Prekarya Yeni Tehlikeli Sınıf, İletişim Yayıncılık, 2014.