Tek adam rejiminin kurumları ve kuralları ortadan kaldıran risklerinin sonucunda yaşadığımız döviz buhranı nedeni ile yoksullaşmanın hızlandığı koşullar, paylaşma erdeminin değerini arttırmıştır.
Paylaşmak, yaşamın pek çok alanını etkileyen bir eylemdir ve bu bağlamda her biri tek başına ele alınması gereken birçok alt başlık tanımlanabilir. Bu yazı serisinde, paylaşımın yalnızca maddi olgularla, diğer bir deyişle varsıllıkla ilgili yönünü alacağım.
Toplam ekonomik büyüklüğü hızla artan bir dünyada yaşıyoruz. IMF raporlarına göre & Dünya’da üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin toplamı 1999 yılında 32,5 trilyon USD iken, 2019 yılı sonu itibariyle 87,6 trilyon USD’ye yükselmiş; yani Dünya’nın değer yaratma potansiyeli, 20 yılda üç kata yakın bir artış göstermiştir.  
Makroekonomik göstergelerde görülen ve küresel ölçekte zenginleşme anlamına gelen bu gelişme, insanlık için sorunsuz bir geleceğin habercisi midir? Bu soruya “koşulsuz evet” yanıtını vermek, ne yazık ki olanaklı değildir. Engel olan şey, paylaşım adaletsizliğidir. 
Oxfam 2019 Gelir ve Servet Dağılımı Raporu'na göre: 2018 yılında en zengin 26 kişinin sahip olduğu servet, 3,8 milyar yoksul insanın toplam servetine eşittir .
TÜİK verilerine göre, ülkemizde 2019 yılında: en yüksek gelire sahip % 20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay % 47,5 iken, en düşük gelire sahip % 20'lik grubun payı % 5,9 dur. En zengin % 20'nin gelirinin, en yoksul % 20'nin gelirine oranı ise 8.0 dir.
Bu olayın en temel nedeni: gereksinmesinden fazla üreten bireyden onun yaşamını riske sokmadan alınabilecek artı değerlerin, egemen sınıfların elinde toplanmasıdır. Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan kişiler, üretilen değerin de sahibi olmuşlar ve çalışanlara gönüllerinden koptuğunu vermelerine olanak veren bir üst yapının güvencesi altında, servetlerini arttırmışlardır. Günümüzde bu evrensel gerçeğe, kötü niyetlerle yönetilen ülkelerde yaşanan yolsuzluk temelli servet aktarma yöntemleri de eklenmiştir. 
Paylaşma erdeminin yerini sahip olma tutkusuna bırakması: zengin toplumlar içinde yoksulluk adalarının oluşmasına; bu tutkunun ulusal boyutlara tırmanarak kontrol dışına çıktığı durumlar da, milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine neden olan ve “Paylaşım Savaşı” olarak isimlendirilen 1. ve 2. Dünya Savaşları’nın çıkmasına yol açmıştır. 
Sonuç, makroekonomik göstergeler açısından zenginleşen dünyanın, mutluluktan giderek uzaklaşması ve mutsuzluk kaynağı olan bir sorunlar ortamına dönüşmesidir.
Dünya’nın mutsuz bir fotoğraf vermesini engellemenin yolu, hakça paylaşımdan geçmektedir. Paylaşım, bencilliği yenmektir; sahip olma tutkusundan kurtulmaktır; çıkar beklemeden yaşamak ve yaşayana elini uzatabilmektir. 
Paylaşımı güvence altına alabilmek için, sosyal devlet kavramı ile betimlenen kurumsal anlayışlar olduğunu biliyoruz . Sosyal devlet, vatandaşların ekonomik ve sosyal durumuyla ilgilenen, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamaya çalışan, sosyal güvenliği ve adaleti temin edecek etkinliklerde bulunan devlettir. Sosyal devlet anlayışı, devletin, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti ve böylece toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü olduğunu bilmesi ve buna göre eylemde bulunması demektir.

Sosyal devletin özellikleri, maddeler halinde aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  • Devlet, ezilen kesimden yasa tavır sergiler,
  • Sosyal adaleti sağlamak, devletin temel politikaları arasında yer alır,
  • Gelir adaleti amaçlanır, ekonomik uçurumlarla savaşılır,
  • Zor durumda olanların gereksinmeleri devlet tarafından karşılanır,
  • Devlet, sosyal politikalarla birlikte, sosyal ve kültürel etkinlikler düzenler,
  • Sosyal güvenlik, devletin güvencesi altındadır,
  • Devlet işçiyi, işverene karşı hukuk ile korur.

Sosyal devlet anlayışının politik yapılanması, sosyal demokrasi başlığı altında ele alınabilir . Sosyal demokrasi, emekçilerle öteki sınıfların çıkarları arasında, demokratik özgürlükler ortamında, siyasal ve ekonomik yapıyı değiştirerek hakkaniyet dengesi kurmayı amaçlayan, siyasal ve ideolojik bir kitle hareketidir. Temel hedef,  bölüşümün hakça olmasını sağlamaktır. Sosyal demokrasi, bireysel yeteneğin ve ulusal zenginliğe katkının farklı olduğu inancındadır. Her bireyin: üretime yeteneği ölçüsünde yaptığı katkıyla uyumlu ölçüde bir pay alması gerektiğine inanır. Bu nedenle, sosyal demokrasi mutlak eşitlikçi değildir. Tam tersine, farklı yeteneğin farklı ücretlendirilmesini  öngörür ve bunu, yeteneği teşvik etmenin ve hakkaniyetin gereği sayar. Sosyal demokrasinin: insan için ve onun haklarını korumak için uygun bir demokrasi kuramı olduğu söylenmektedir.
Bu noktada, Dünya’da başlayan ve sosyal demokrasiyi aşan bazı yeni kurumsal paylaşım uygulamalarına değineceğim. Dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alan İsviçre ve Finlandiya, sosyalistlerin savunduğu ve adaletli bir toplumun anahtarı olan “eşitlik” noktasında çok önemli bir adım atıyor. Her iki ülke, herkese – gereksinmesi olsun olmasın -, aynı miktarda, temel bir para ödemeyi planlıyor. Marx ve Engels’in 1848 yılında Komünist Manifesto’da bahsettiği ve o günden bu yana Avrupa’nın üzerinde dolaşan “Komünizm hayaleti”, belki de bu kış gerçeğe dönüşmüş olacak.
İsviçre’de yakın bir gelecekte, devletin herkese yurttaşın sırf para için çalışmasını önleyecek kadar para dağıtması öngörülüyor. İsviçre’de çalışacak yaşta olan herkes için sözü edilen para, ayda 2,500 İsviçre Frankı dolayında. Emeklilere ve çocuklara, daha az ödeme yapılacak.

Yaşanan salgın sürecinde birçok ülke, yurttaşlarına karşılıksız parasal destekler yapmış ve yoksulluğun yıkıcı etkilerini engellemeye çalışmıştır. Ülkemizde ise, bu tür destekler sembolik düzeylerde kalmış; bunun yerine kredi verilerek borçlandırılan insanlar, ardından yaşanan döviz buhranı ile çaresiz duruma düşürülerek yoksullaşmışlardır.

Umudu yeşerten bu gelişmeleri ve paylaşma erdeminin değerini ele almayı bir sonraki yazıda sürdüreceğim.