06.10.2021, 14:55

Şafakta veda

56 yaşındaki Yavuz Şenoğlu, ömrünün 30 yıla yakın önemli bir bölümünü eğitime adamış peygambervari bir öğretmen emeklisiydi…

Şükran Hocahanım’ın eşi, Fırat ile Ozan’ın babası.

Kana bulanmış terör yıllarında, iktidardakilerin gitmeye korktukları, çocuklarını askerlik yapmaya yollamaktan kaçındıkları en ücra yurt köşelerine gidip, aslanlar gibi memleketi aydınlatan o korkusuz eğitim neferlerinden biriydi. Meslek yaşamının son yıllarını sevgili hayat arkadaşı, can yoldaşı Şükran Şenoğlu’nun Milli Eğitim Şube Müdürlüğü yaptığı,

Kütahya-Tavşanlı’da Halk Eğitim Müdür Yardımcılığı yaparak geçirdi.

Çocuklar büyümüş, hayat iyice ağırlaşmıştı.

Emekliliği gelir gelmez işi uzatmadı, soluğu doğup büyüdüğü (eşinin de memleketi olan) İzmir’de aldı…

Artık sıcacık sularda martılar gibi özgürce yüzecek, daha sonra da deniz kırlangıcı karısıyla ve yunuslar kadar sevgili çocuklarıyla yeni ufuklara doğru kanat çırpabilecekti…

Hesaplar tutmadı tabii… Yeni ufaklara doğru her havalanışında ağır hayat koşullarının granit granit ördüğü kör duvarlara çarparak geri düştü.

Her çarpışında o kör duvarları kana bulayıp, kanatlarındaki takati biraz daha tüketerek.

Yetişkin birer “yeni insan” olan çocukların talepleri arttı, paranın alım gücü düştü, sigara ve alkol iyice tırmandı.

Çalışmak zorundaydı, Buca’da bir Öğrenci Yurdu’nun müdürlüğünü yapmaya başladı.

Ama hayatının gökyüzü hep ağırlaştı, kurşun gibi… Silip süpürecek bir deprem öncesi gibi. Bundan sadece 3-4 ay öncesiydi. Göğüs kafesinin hemen altında, eskilerin “yüreğim yanıyor” diye tarif ettikleri o yerde, küçük yangınlar başladı.

“Mide rahatsızlığı” dedi doktorlar, bu ülkedeki her yurttaşın (hele emekli bir eğitimcinin) teknoloji harikası modern cihazlarla muayene edilecek halleri yoktu; Yavuz Hoca’nın anlattıklarını dinleyip ona hep ülserli muamelesi yaptılar ve hep öyle kulaktan dolma verileri göz önünde tutarak tedavi uyguladılar.

Yavuz Hoca kendini hep ülserli sandı. Göğüs kafesinin altını oğuştururken, bir gün o ağrının geçeceği umudunu hiç kaybetmedi.

Birkaç gün önce, komşularını selamlayarak, öğrencilerine gülümseyerek, diğer yönetici dostlarına şakalar yaparak başladığı bir günün öğleden sonrasında, Yurt’ta bir anda fenalaştı.

Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, soluk alamıyordu, nefesi kesilmiş gibiydi. Dostları onu hemen Buca’daki Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi (Buca SSK Hast.)’ne kaldırdılar. Oksijen tüpüne bağlandı. Günlerden pazardı, Türkiye’ydi, hastanede doktor sayısı azdı. İlk teşhis acayipti; zatürre!. Hiç mi ateş yapmamıştı, hiç mi belli olmamıştı hastalık?.

Akşam saatlerinden sabaha karşı 02:30 sularına dek bu hastanede kaldı.

Ne kendisi ne de yakınları “yarın sabah taburcu olmak” dışında hiçbir olasılık düşünmezlerken, durumda kötüleşme gözlendiği için, Tepecik’teki Dr. Suat Seren Göğüs Hastanesi’ne sevkedilmesine karar verildi.

Onu oraya götürecek ambulans aşağıda yarım saat bekletildi, çünkü Yavuz Hoca’nın kimlik fotokopsinine ihtiyaç vardı!.

Göğüs Hastanesi’nde işler iyice sarpa sardı, Buca’da yapılan tahilleri buraya gönderilmemişti ve her şey sil baştan yeniden yapıldı. Ama bu arada artık, Yavuz Hoca’nın gözlerinde “korkunun matlaşmış hali” belirmeye başlamıştı.

Sabaha karşı “tomografi” istendi, tomografi için gerekli eleman da, ilaç da yoktu!.

Birkaç telefondan sonra, tıkanık kanallar açılır gibi oldu, ve Yavuz Hoca aslında ona çok yakışan bir hassasiyetle, aynı hastane kompleksinde birkaç blok ilerideki tomografi odasına, ambulansla taşınarak götürüldü. Ama artık iyice bitkinleşmişti. Araçta doktor yoktu ve yakınları, yüreklerindeki afetten dolayı, bu taşıma sırasında o ambulansta doktor olması gerekip gerekmediğini bile sorgulayamadılar. Yavuz Hoca’nın gözlerindeki ışık azaldı.

Tomografi çekilirken, aslında akıntıya kürek çekilir gibiydi.

Tekrar ambulansa bindirilerek, acil servis yoğun bakımına taşındı.

Geriye yığılmış halde dönen Yavuz Hoca, acil servisin yoğun bakımına tekrar girdiğinde kapı sıkı sıkıya kapatıldı.

Artık onu uzaktan seyredenler için küçücük bir aralık bile kalmamıştı.

10 dakika sonra, kısa ömrü boyunca, hep çocuklarımıza ışık taşımakla kendini harcayan adam, o loş hastane salonundan dışarıya başı ve ayakları bembeyaz bir örtüyle sıkı sıkıya düğümlenmiş halde çıkarıldı.

İkibinsekiz yılı Mayısının yirmialtıncı gününün şafağıydı, saat altıya on vardı.

Türkiye’nin herhangi bir günüydü;

Yavuz Şenoğlu’nun son günü!.

(Yenigün’de çok uzun yıllar önce, taa 2008 Mayısında kaleme aldığım bu yazı, en çok okunan yazılarımdan biriydi. Anlattıklarım arasında “neler aynı kaldı, neler değişti acaba?” diye bir kez daha görüşünüze sundum)

Yorumlar