05.09.2015, 21:00

Sahile vurmuş insanlık...

Ülkelerinden Ege’ye, Ege’den ölüme yolculuk...

Manzara kelimelere sığmayacak gibiydi geçtiğimiz hafta içinde "Kıyıya vuran 3 yaşındaki küçük Aylan" ile.

O gün Türkiye Suriyeli bir çocuğun Bodrum sahillerinde kıyıya vurmuş küçük bedeni ile uyandı. Vicdanlar sızladı.

Ah vah edildi...

Utanıldı...

Düşürülen Türk uçağı ile başlayan Suriye politikası kıyıya vurdu aslında.

Buna rağmen hala bekleyenler var bu günlerde.

Her şeyi göze alan bekleyenler...

Ölüme koşan bekleyenler...

‘Gitmezsek de orada öleceğiz’ diye bekleyenler...

Can yeleğinden, plastik bottan rant elde edenler var hala...

Ve var olacaklar...

*

Görene küçük Aylan’ın fotoğrafında dram var...

Hüzün var, acı var, isyan var...

Umut tacirliği var, bu tacirlerin vicdansızlığı var...

2500 Euro gibi bir rakama kurban gitmeleri var...

Fotoğraflar yeter ki söze ne hacet...

*

Kıyıya vuran ne?

Minik beden mi?

Hayır insanlığımız. İnsanlığımız kıyıya vurmuş durumda.

Utancımız, yerin dibine girişimiz kıyıya vurmuş durumda.

Boğulan minik bedenler mülteci değil insanlığın bir resmidir.

Bir umudun peşinden gidendi oysa bu bedenler, sürüklenen, kandırılandı.

 

*

 

Kanımız dondu.

Çünkü bu yaştaki çocuk evinin önünde oyun oynamalıydı, savaştan kaçarken ölmemeliydi...

Minicik bir bedeni bu kaçışa itenler utanmalı...

Dil, din, hangi mezhep olursa olsun ayrımcılık yapanlar utanmalı...

Her savaşa imza atanı kınıyoruz, her savaşa göz yumanı kınıyoruz. Ortak olan sessiz kalan savaşın rantını kazananı kınıyoruz.

Kınıyoruz da kınamaya dair hayatın içinde ne yapıyoruz?

Asıl kınanması gereken kişilerin rantına rant katarken, onların besinleri ile beslenirken, yerken, içerken, mekanlarında boy boy pozlar verirken kınamamız yarımdır, göstermeliktir.

Her gün kadınlara tecavüz edilmekte, çocuklar katledilmekte iken sadece kınıyoruz demek yersizdir...

Unutmamalıyız ki;

Savaşın esas mağduru çocuklardır, kadınlardır.

Hiç bir kutsal amaç, hiç bir derin ideoloji, hiç bir hak, öfke, nefret adı ne olursa olsun çocukları öldürmeyi haklı çıkarmaz...

*

Yunuslar karaya vurduğunda ayaklanan güzel ‘Dünya’ insanları, balinalar öldüğünde ayağa kalkanlar en azından duyarlı.

Ya söylenen sen.

Onlar en azından yunuslara balinalara yardım etmiş.

Ya sen ne yaptın?

Bir çocuğun bedeninin karaya mı vurması gerekiyordu savaşı görmeniz için?

Daha önce yok muydu savaş?

Yok muydu mülteciler?

Savaşta herşey büyür büyür...

Mülk sahipleri büyür, patronlar büyür.

Silah tüccarları büyür, çocuklar sefil olur.

Fakirler sefil olur, muhtaçlar sefil olur.

Utanç kalır geride.

Ancak utançlarımızdan kaçmak da kolaydır, doğamızda vardır bizim kaçmak.

Bir gün gelir herşey gibi bu foto karesi de unutulur gider. Nice unutulanlar oldu bu ülkede ve dünyada. Ancak zaman tekrar tekrar başka karelerde önümüze utanılacak bir olay çıkarıverir...

Çıkarıverir ki ders alalım bir daha tekrarlamayalım diye...

 

 

Dip notlar;

 

Eylül...

Eylül’ün gelişi ‘Dünya Barış Günü’ile olduğundan hep çok sevmişimdir...

Geldi geçti bir barış günü ancak nerede o barış?

Her yıl tekrarlarım dileklerimi ancak bu yıl boğazım düğümleniyor, şöyle bir yutkunuyorum...

Sözlerin bittiği yerdeyim...

İlk dileğim kıyımlara hayır ise de etrafıma baktığımda kıyımların alası yaşanıyor...

Küresel emperyalizme hayır desemde hop karşımızda bir dev gibi yükseliyor...

Yapılaşma krizine dur demek istiyorum, her yanımız beton...

Umarsızlığa hayır desemde ooo herkez duyarsız umarsız...

Katledilenlere bakıyorum aynı, hatta arttı...

Sömürü sistemine baktığımda durum daha da vahim...

Silahlanmaya hayır dediğimde ise büyük rant tepemizde...

Nükleerin kullanıma hayır desekde faydasız...

Hukuksuzluğa, toplumsal eşitsizliğe hep beraber hayır dedik, ancak baskı, zulüm, kışkırtıcılık değişti mi?

Etnik, dinsel ve diğer çatışmalara değinirsem işin içinden galiba çıkamayacağım...

Ve;

Yine de umudumu içime atıyor bir gün ‘gün yüzüne’ çıkaracağıma dair pırıltıları yüreğimde hissediyorum...

Savaşsız, özgürlük dolu bir dünya için Eylül ayını kucaklıyorum...

 

Empati kuralım...

“Empatinin”, yani “kendini başkasının yerine koyarak onun durumunu anlama; ötekinin acısını hissetme” yeteneğinin azalmasına izin vermeyin ne olur.

Bizim yarattığımız sistemde ne yazık ki bu özellik eksik.

Biz öyle bir sistem yarattık ki, suçluluğu kimse kabullenmiyor ve ne yazık ki bir suçluluk hissi oluşamıyor.

Kaybolan bir değer empati aslında ve tam da şimdilerde empati kurmanın en iyi zamanı.

İnsanlığın için de bulunduğu acıma derdi yerine empati gelmiş olsa ahlar vahlar gidip yerine güzel bir sistem gelecek...

Riyakar sistem bittiğinde büyük ego da beslenemeyecek...

 

Çektiniz başlıkları...

Bilin ki;

Türkiye’de Suriyeli mülteci sayısı 2015’te 2 milyon...

Lübnan’da ise 1.1 milyon...

28 Avrupa Birliği (AB) ülkesine bu yılın ilk 7 ayında gelen mülteci sayısı ise 338 bin 35...

Bu rakama şaşırmayın yarıdan fazlası ise ülkelerine geri gönderilecek...

 

Çektiniz başlıkları da umarım unutmazsınız...

Independent: “Eğer bu, karaya vuran Suriyeli çocuğun cansız bedeninin olağandışı etkili görüntüleri Avrupa’nın mültecilere yönelik tutumunu değiştirmeyecekse, ne değiştirecek.”

Daily Mail: “Binlerin umutsuzluğunu sembolize eden minik çocuğun trajedisi: Ailesinin Avrupa’ya ulaşmaya çalışmasının ardından boğulmuş bir Suriyeli çocuğun cansız bedeni Türk sahiline vurdu.”

NBC TV: “Avrupa’nın göçmen krizi: Bodrum plajındaki cesetler Avrupa krizinin derinliğini vurguluyor.”

Huffington Post: “Boğulan çocuğun akıldan çıkmayan görüntüsü, Suriye savaşının sonuçlarını tek karede özetliyor.”

Washington Post: “Ölmüş bir bebek Akdeniz’deki mülteci krizinin şimdiye kadarki en trajik sembolü oldu.”

New York Times: “Türkiye kıyılarında 12 göçmen boğuldu, 2’si hâlâ kayıp.”vsvs...

 

 

Fıkra;

Fatih bir gün dilencinin birine bir altın vermişti. Dilenci, Padişahın verdiği altını az bularak şöyle bir soru sordu:
- Bu nasıl olur Padişahım? Ben senin kardeşin olduğum halde nasıl olur da bana bir altın verirsin?
Dilencinin ne demek istediğini tam anlamayan Fatih sordu:
- Sen benim nereden kardeşim oluyorsun?
Dilenci şu açıklamayı yaptı:
- İkimizde de Adem babamız ve Havva anamızdan dünyaya gelmedik mi? Böyle bir durumda kardeş sayılmıyor muyuz?
Fatih gülümsedi. Bu cevap hoşuna gitmişti çünkü. Dilencinin kulağına eğilerek şöyle dedi:
- Aman alçak sesle söyle. Bu söylediğini diğer kardeşlerimiz de işitip gelirlerse, senin payına bir altın bile düşmez.

 

 

Günün sözü;

Ama barış ağaç değil, ot değil ki yeşersin, sen istersen olur barış istersen çiçeklenir...

Bertolt Brecht

 


 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@