Altay Ömer Erdoğan bu hafta gazetemizde, yazar Naci Girginsoy ve eserlerine değindi.

“Bir gün görmesem seni yaşamam efendim!” Osman Efendi'yi belledim artık. Taşlıkta, soldaki küçük odada yatar. Camlı kapıya yüzüğümle şöyle bir vururum. Önce horultular gelir sadece. Sonra derinden bir “Buyur” sesi. Bunca merdivenleri inmene ne hacet! Bir de çıkması var bunları. Soğuk bir sabahtır. Tramvayları uykulu çanları başlamıştır. Hoşça kal şimdilik. Gel seni son bir kez öpeyim. Ağlamak yok ama. Elbet gelirim. Haftaya. Olmazsa öteki cumartesi. Daima beraber olacağımız günler yakın Güzel günler var önümüzde. Hiç inme aşağı. Canım, ağlanacak bir şey yok ki! Çok çok onbeş gün.

Radyoda Mefharet Hanım şarkısını sürdürüyor. Sen köşede oturmuş düşünüyorsun. Eski günlere mı daldın? “Bir gün görmesem seni yaşamam efendim!” O günler de eskidi demek. Sahiden öyle mi? Çok mu uzaktalar şimdi?

Kış günü sabahın beşinde Osman Efendi’yi zor uyandırdım. Kalkar, apartmanın kocaman kapısını açardı. Mahcup, eline üç beş kuruş sıkıştırırdım. Bomboş cadde her defasında beni şaşırtırdı. Ağacami durağında kimsecikler olmazdı Derken bir dolmuş gelir, kapısını açardı. Ne şoför, ne içindekiler hiç konuşmazdılar. Köprüde yine o şişman börekçi kadını görürdüm. İzinden dönen erler, birkaç assubay, birçok küçük işadamı vapura kurulurduk. Çaycı isteksiz yanaşırdı. Sen yatağına dönerdin yine. Yattığın yerden perdeyi kaldırır, sönen yıldızlara bakardın. Gözlerin dolardı. İşime yetişemeyeceğim diye üzülürdüm. Vücudunda bir kırıklık, bir bitkinlik.

Çayımı yeniden yudumlardım. Ağzımdan buharlar çıkardı. Bilemezdim çaydan mı, nefesimden mi? Sonra vapur dumanlar içinde düdüğünü öttürürdü. Son ışıklar, sisler arasından camiler görünürdü. İskeledeki memur sahlepçiden yana yürürdü, Sarayburnu daha uykudaydı. Gülhane Parkı sana bir şeyler hatırlatmıyor mu? Nasıl da sarhoş olmuştuk seninle. Neydi bize vuran o gece. İçtiğimiz Kavaklıdere mi, dinmeyen kalabalık mı, havuza düşen paramparça ışıklar mı, başımız üstünde dönen dev dev tekerleği mi? Bilinmez ki. Belki hepsi belki hiçbiri. Sadece gülüyorduk. Havuz kenarında içtiğimiz kahveleri, bir de dolmuşa binişimizi hatırlıyorum. O uzun merdivenleri nasıl çıktık, nasıl soyunduk, nasıl yattık? Buraları pek silik. Ama gülüşümüz bugünkü gibi aklımda.

Mefharet Hanım şarkısını bitirdi: “Bir gün görmesem seni yaşamam efendim!” Gözlerin uzaklarda dinledin bir zaman ya da bana öyle geldi. Eskileri mi yaşıyordun? Yoksa yarını mı? Isınamadın mı duvarlara daha? Yabancı mı buluyorsun kendini bu evde? Az sonra kalktın. Odanın ışıkları söndü. Oysa saat dokuz bile olmadı daha. Uyumak geliyor içinden. Bir derin uyku içinde unutmak her şeyi.

İstiklâl Caddesi şimdi yükünü almıştır. Kıyamet ışık. Hazırlanmadın mı daha? Aldırma, ağzımız kokmaz. Olmazsa birer çiklet alırız. Hiç sevmem çiğnemesini. Ama n’aparsın. İçkilerin padişahıdır bu. Yaşasın rakı! Geç kalacağız ama. Haydi giy pabuçlarını. Oh, deli eder insanı bu dünya. Sahiden öyle. İstersen gitmeyelim sinemaya. Yansın biletler, ne çıkar. Dört lira alt tarafı. Gel, bir birahaneye gidelim seninle. İstersen dans edilen bir yere. Boş ver ay başını. Borç yeriz olmazsa. Tam otuz lira var cebimde. Yedi buçuğu dönüş. Yetmez mi gerisi. Birer bira da içirtmez mi bizlere? Peki öyleyse, bari sinemayı kaçırmayalım. Karanlıkta kim görecek ellerimizi. Hem nişanlı değil miyiz? Canım benim!

Nasıldı o şarkı. “Bir gün görmesem seni yaşamam efendim!” Masadaki emektar saatin tik takları bunlar. Ev sessiz. Sen yatıyorsun. Gözlerinde buğu. Eski günler, eski akşamlar. Kim bilir. Belki de yarındır düşündüğün. Sahiden o kadar uzaktalar mı? Dikiş makinası üzerinde model mecmuan. Yanında kalemin. Makas, iğne kutun. İçerde sen. Karanlıkta gözlerin. Anılar, birbiri üstüne anılar. Gelmeyen uyku.

Yine kapıda kaldık. Gördün mü sen şu işi. Osman Efendi de tam ehlikeyf. Erkenden kapatıyor. Vuruyor paslı zincir üzerine asma kilidi. Şimdi sarhoşların cümle sokaklar. Sen şöyle gel. Ne de ağır uykusu varmış ya! Yandı. Hele şükür. Kolum belinde olmalı. Saçların. Sanki ıtır. Yalan değil vallahi. Bilirsin, süslü söz etmesini beceremem.

Hepsi yatmış. Aman yavaş! Oo, bu güzel işte. Portakal suyuna bayılırım. Senin elinden içeyim ama. Oh, hem de buz gibi. Yaşamak ne güzel. Tabii, güzel olan sevişmek. Aşk. Aşk. Aşk. Ne hoş kelime. Canım benim.

Saat kaç? Var daha. Üç saatimiz var. Henüz 02. Dört buçukta kalksam. Tam beşte kapıdan çıkabilirim. 05:35 vapuru ben varmadan gitmez. Hiç uyumasam ne çıkar sanki. İşte böyle. Önümüzdeki ikramiyeyi nikâha ayırırız. Benim siyah elbisem, senin tayyörün, tamam zaten. Misafirlere birer şeker değil mi alt tarafı. Düğüne Allah Kerim. Daha prim var. Üç beş de maaştan kırparız. Hem sırası mı şimdi para lafı etmenin, bırak hepsini. Bak, ay tam tepemizde kocaman. Apartman damlarındaki kiremitler, o eski, kırık, külüstür kiremitler ışıl ışıl. Sarıl bana. Ne güzel kokuyor saçların. Kesme sakın bunları. Böyle uzun kalsınlar hep. Onları dağıtmak hoşuma gider.

Saat dokuz. Sevdiğin şarkıcı başladı. Uyumadın biliyorum. Sabahı zor edersin sonra. Döner durursun yatakta. Gel, şarkıları dinle hiç değilse. Hiçbir şey değişmedi. Korkma hemen hayattan. Yazı da olur, kışı da. Ayın kaçı bugün? Altısı. Altı nisan. İstanbul’a bahar gelmiştir. Papatyalar sarmıştır Boğaz’ın iki yanını. Seninle bir çay içeriz orada. Yine iki renk çay yap bana. Hani sözlüyken gittiğimizde yapmıştın. Yarısı beyaz, yarısı kırmızı. Ne gülmüştüm ama. İlk kez görüyordum böylesini. Bitişik masadakiler de dönüp bakmıştı. Kâğıthelvacısı yine yerinde mi dersin? Köşede, otobüs durağının yanında. Önceleri sıkılmış, çekinerek almış, elimdekileri kimseye göstermemek istemiştim. Çıtır çıtır yemiştik sonra. Çocukluk bulaşmıştı üstümüze. Koşup zıplamak gelmişti içimizden. Karşıki binaları sormuştum. İstanbul’u bilmezdim ki iyi, en güzel yerlerini senle gördüm. İstersen hemen gidelim İstanbul’a. Aldırma makinanın taksitine. Gelecek aya veririz. Ben bile bıktım artık “önümüzdeki ay” demekten. Beklemekten bıktım. Geçim hesapları yapmaktan usandım şimdiden. İstanbul’a gidelim, gel. Gençliğimiz orada bir yerde unuttuk belki. Aşkımızı düşürdük bir yerde. Belki de hayallerimizi yiitirdik sokaklarında. Makina taksiti dursun yerinde, gel.

Yıldız Parkı’nda incecik bir dere akar. Çevresinde çiçekler. Bulutlara boy atmış ağaçlar. Asfalt yol otomobillerin olsun. “Gel seninle kırlara açılalım gel – Neler vaat etmiyor akarsuyun sesi.” Ama biliyor musun, bu adamın sandviçleri bir tane. Hele tavuklusu. Öyle de acıkmışım ki. Şimdi de gazinoya kurulu, birer dondurma yeriz. Kaç kuruş olacak canım! Nihayet iki lira. Buradan deniz ne güzel. Karşıya bak, karşıya. “Bin türlü mavi akar boğazdan.” Mithat Paşa burada hapsedilmiş işte. Hepsi burada yazıyor. Ne çabuk karadı hava. Bir koca şilep. Bir küçük yelkenli. Burnu havada giden gürültülü motor. Ihlamur ağacı mı bu kokan? Hayat ne güzel. Görmek, işitmek, nefes almak. Doğru. Güzel olan aşk. Canım benim!

Saat almış yürümüş. Şimdiden on. Kalktın geldin. Elinde bir resimli mecmua. Okumuyorsun biliyorum. Belki radyoyu dinliyorsundur. Ama kopuk kopuk. İçin bir gelip bir gidiyor. Orduevindeki nişanda mısın şimdi? Önceleri sıkılmıştım sıkılmasına. Oldum bittim kalabalığa giremem, ürkerim. Ama elin elimde olduktan sonra vız gelir bu kalabalık bana. Bilmediğim danslara bile kalkmıyor muyum seninle. Öğretmenim benim. Benim canım sevgilim. Nasıl cesurum şimdi hayata. Anlatamam ki! Şu sütunları devirebilsem sözgelişi. Çınarı yerinden sökebilirim. Ne olur çıkarsam işimden. Atsınlar isterlerse. Zor mu başkasını bulmak. Yeni bir iş kurmak zor mu? Hepsi yoluna girer bir bir. Sen elimi bırakma benim. Çekme elini elimden. Dudakların böyle sıcak kalsın hep.

Haklısın. Tıraşım uzamış. Pantolonumda leke var yine. Ütünün bozulması hep sedire uzanmaktan. Hoşuma gidiyor uzanıp okumak. Hele sen yanımda olunca. Şimdiki gibi değil ama. Yanımdasın yanımda olmasına. Yine de kaçıyorsun benden. Hep uzaklardasın. Dinle beni. İki günlüğüne İstanbul’a gidelim. Atlarız bir boğaz vapuruna. Mevsim bahar. Biz daha sözlü. Ele le. Göz göze. Dört duvar arasında aylarca sıkışıp kalmaktan nefes alamıyor aşkımız. Açık havaya çıkaralım onu. Yeşil tepelere, denize.

samanlık seyrann yenigün (1)

Yatalım artık. Sarıl bana. Hayat iki kişi için güç değil o kadar. Yalnız değiliz. Vaktimiz kıt. Gün dediğin geçiyor, aymış, yılmış, geçip gidiyor üstümüzden. Daha dün sözlü değil miydik biz. Nikâh memurunun karşısında ikimiz. Tebrikler. Sonra düğünümüz. Gelin elbisesi içinde sen. Terli avuçların elimde. Söyle, dün değil miydi henüz?

Radyoda o kalın sesli şarkıcı. 22.45 treninin çığlıkları. Yatalım artık. Hayat kısacık. Güzel günler yıldırım gibi geçiyor. Cehennem olsun dikiş makinasının taksidi. Canım benim. Her şey vız gelir. Sarıl bana! “Kaçamak hazlarla dolu masum dünya!” O taksit biter, yenisi başlar. “Her doğan günün yeni bir dert olduğunu” anlayacak, duyacak, yakınacak yaşta değiliz daha. Genciz, çocuklarımız olacak. Yeni sevinçler – acılar, yeni sorunlar getirecek, tadılmamış taze mutluluğun yanında. Küçük hesaplar, büyüteçle baktığımız küçük dertler, kaşla göz arası, günleri, ayları, yılları götürecek. Saat 23,45 olmuş! Uyumayalım. Sevişelim. Bir o kalacak, bir o anımsanacak güzel diye, mutluluk diye, ileride.

Her şey solacak, dökülecek, unutulacak. Bir aşk kalacak yaşadığımıza tanık. Seviştiğimiz kalacak.

-          1956 –

(Yazarın AYA kitap tarafından yayımlanan Mavinin Ölümü adlı kitabından alınmıştır. Yazarın noktalamasına ve yazımına dokunulmamıştır. Anısına saygıyla…) 

Naci Girginsoy

1924 yılında Manastır / Kesriye’de doğdu. Soyadı Girgin olmasına rağmen, Naci Girgin adlı sanatçı ile karıştırılmamak için yazılarında Girginsoy soyadını kullandı. Rumeli’den Türkiye’ye göçen bir mübadil aile olan Girgin’ler İzmit’e yerleşti. İlköğrenimini İzmit Necatibey İlkokulu’nda, ortaöğrenimini İzmit Ortaokulu ve Ticaret Lisesi’nde tamamladı. Laborantlık, Devlet Demir Yolları’nda memurluk, vardiya işçiliği, istasyon şefliği görevlerinin yanı sıra Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları İşletmesi Genel Müdürlüğü’nde (SEKA) kütüphane memurluğu, sosyal işler şef yardımcılığı, yayın ve kütüphane şefliği, basın müşavirliği görevlerini yerine getirdi. SEKA’nın basın işlerini düzenlemeye başlayan Girginsoy, SEKA Postası gazetesini yayımladı; gazetenin yönetiminde bulundu. İzmit’te on yıl süreyle çıkardığı bir diğer süreli yayın, Bizim Şehir adlı gazete oldu. Kocaeli Gazeteciler Cemiyeti başkanlığı görevinde bulundu. Varlık dergisi eleştiri (1954), Türk Hava Kurumu makale (1959) ödüllerini; Tercüman gazetesi öykü (1966), Son Havadis gazetesi öykü (1973) yarışmalarında birincilik, Akbaba dergisi Yusuf Ziya Ortaç gülmece öyküsü yarışmasında ikincilik ödülünü kazandı. İki çocuk babası olan Girginsoy, 26 Haziran 1982’de vefat etti. İzmit’in kültür ve sanat hayatının gelişiminde çok önemli katkı sahibi olan Girginsoy’un vefatının ardından oturduğu evin yakınındaki bir sokağa adı verildi. Naci Girginsoy adına, Kocaeli Yüksek Öğrenim Derneği tarafından öykü yarışmaları düzenlendi.

Yassıca’ya Bilyelerini Gömen Çocuk Yassıca’ya Bilyelerini Gömen Çocuk

İlk yazısı “Günlerden Pazar”, 1950’de Kaynak dergisinde; ilk kitabı, çoğunluğu Varlık dergisinde yayımlanmış öykülerinden oluşan Mavinin Ölümü ise 1979’da yayımlandı. Bizimşehir, Sesim, Kocaeli, SEKA Postası gazetelerinde; Kaynak, Türk Yolu, Güney ve Varlık dergilerinde öyküleri, denemeleri ve makaleleriyle yer aldı. Doğaya duyduğu sevgi ve sorumluluğun çocukluk ve gençlik yıllarına uzandığı Girginsoy’un, öykülerinde de doğa sevgisi daima ön planda yer aldı. Ömrünü geçirdiği ve derin bir bağlılık duyduğu İzmit’in yeşilliğine ve doğal güzelliğine dair sevgisi onun öykülerinin temel izleğini oluşturdu. Varlık dergisindeki otuz yıllık yazarlık birikiminin bir seçkisi olarak, dergide yayımlanmış yazılarının içinden kendisinin seçerek hazırladığı İpek Böceği 1980’de yayımlandı. Bu yazılar, onun öykücülüğünün dışında eleştirmenliğini, doğa sevgisini, yurt sorunlarına karşı duyarlılığını, dostlarına olan vefasını göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

samanlık seyrann yenigün (2)