Bu yazıda geçen hafta yazmaya çalıştığım ekonomik ve politik kurumlar tartışmasına devam etmek istiyordum fakat zamları, hayat pahalılığını protesto etmek isteyen yurttaşların provokasyon yaptığı iddiası üzerinden başlayan ve yüzeysel bir şekilde sandık-sokak dikotomisine sıkıştırılmaya çalışılan tartışmaya dair yazmaya karar verdim.

Protestolar hakkında öncelikle belirtilmesi gereken İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine ve  Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre yurttaşların barışçıl bir şekilde toplanma ve örgütlenme hakları hukuki olduğudur. Bu noktada iktidar blokunun başlayan eylemliklere karşı çıkması hukuki değil politiktir ve bu iktidar bloku tarafından gayet tutarlı bir konumlanıştır. Ama asıl tartışılması gereken muhalefetin bu tartışmada sokağa çıkan insanları kriminalize etmeye yönelen tutumudur.

Charles Tilly’nin kavramıyla söyleyecek olursak politik mücadelelerde “eylem repertuarını” belirleyen şeyin karşı karşıya olunan siyasal rejim olduğunu düşünüyorum. Siyaset bilimciler arasında uzunca süredir Türkiye’deki siyasal rejimin tanımlanmasına yönelik akademik bir tartışma sürüyor. Bunların arasından “yarışmacı otoriterlik” kavramının Türkiye’de yaşanan süreci iyi tarif ettiğini düşünüyorum. “Yarışmacı otoriterlik” kavramı Steven Levitsky ve Lucian A. Way [1]tarafından demokrasi ve otoriter rejimler arasındaki ara form yapıları tanımlamak için üretilmiştir. Bu kavramı karşılayan siyasal rejimlerde demokrasi ve kurumları mevcuttur ama biçimseldir. Muhalefet vardır, iktidar ile politik mücadele verir fakat siyaset alanı iktidar lehine öylesine düzenlenmiştir ki aralarındaki yarış adil bir yarış değildir. Aynı zamanda tarafların medya ve kamu kaynaklarına erişiminde eşitsizlik vardır ve taraflar seçimlere de bu adil olmayan koşullarda katılırlar. Bu tip siyasal rejime sahip olan ülkelerde muhalefetin insanların sorunlarını ifade edebilmeleri için sadece sandığı işaret etmesi en başta stratejik olarak yanlıştır.

Dünyada olup biten protesto gösterilerini takip etmeye çalışan birisi olarak dünyanın hiçbir yerinde politik iktidara talip olan muhalefet partilerinin mevcut iktidar karşıtı gösterilerinden rahatsız olduğuna ve önlemeye çalıştığına şahit olmadım. Hatta muhalefetin seslerini duyurmak isteyen toplumsal kesimlere güç vermek ve bu itirazlarını daha geniş kitlelere duyurmak gibi alanlarda destek verdikleri örneklerini rahatlıkla görebiliriz. Bizim ülkemizde ise insanların verili bürokratik yapılar dışında siyasete katılımından rahatsızlık duyan bir muhalefet tarzı siyaset alanına egemen oldu.

Bitirirken toparlayabilmek adına, tek adam rejiminden ve otoriterlikten rahatsız olan muhalefet partilerine demokratikleşmenin sadece kurumsal mekanizmaların düzenlenmesi ile ilgili olmadığını hatırlatılması gerekir. Bugün dünyada da demokrasiler demokrasi açığı, demokratik paradoks gibi sorunlarla mücadele etmektedir. Bu sorunların nedeni de halkın demokratik mekanizmalarının içine yeterince dahil edilememesidir. Bu noktada muhalefete bugünden düşen görevin seçimden seçime aktif hale gelen vatandaşlık tanımının karşısında sorgulayan, denetleyen, karşı çıkan bir vatandaş profilinin aktif hale gelmesine yarayacak şekilde siyaset alanının düzenlenmesi olduğunu düşünüyorum. Ülkede demokrasinin kök salması ancak böyle sağlanabilir. Demokrasinin kök saldığı bir ülkede ise vatandaşlar haklarını hem sandıkta hem de sokakta rahatlıkla savunabilirler.

1 Steven Levitsky ve Lucian A. Way, Competitive Authoritarianism. Hybrid Regimes after Cold War, Cambridge University Press