Bu hafta Netflix’e İngiliz yazar Neil Gaiman’ın aynı adlı çizgi roman serisinden uyarlanan Sandman adlı dizi geliyor.

Bu hafta Netflix’e İngiliz yazar Neil Gaiman’ın aynı adlı çizgi roman serisinden uyarlanan Sandman adlı dizi geliyor. Konu materyali olan seriyi Türkçede İthaki yayınlarından okuyabilirsiniz. Açıkçası Sandman çizgi romanlarının Türkçeleştirilme öyküsü doksanların sonuna kadar uzanıyor. İşin içinde ülkemizde çağdaş grafik roman kültürünün yayılmasında büyük emeği olan Arka Bahçe yayıncılık da var. Sandman, Türkçede doğrudan çevirisi “kum adam” demektir. Yani Spiderman/örümcek adam, Batman/yarasa adam, Superman/ üstün adam, Iron Man/demir adam gibi… Ancak Sandman, aslında bir folklorik figürdür, uyuduğumuzda gözlerimize kum döken ve rüya görmemizi sağlayan bir masal yaratığıdır. Uyandığımızda gözlerimizdeki çapaklar aslında Sandman’in kumlarıdır.  Sandman’in bizim kültürümüzdeki bir diğer karşılığı da Öcü olabilir. Çünkü Sandman, ayrıca kâbusları da yönetir.

Sandman geliyor! yenigün (5)

RÜYALARIN EFENDİSİ MORPHEUS

Neil Gaiman’ın Sandman’i 1988’den 1996’ya kadar yayınlanmıştır, orijinal olarak 70’in üzerinde sayının toplandığı dokuz ciltten oluşur. Her bir cilt kendi içinde tutarlı, başı ve sonu olan grafik roman dinamiklerine sahip olsa da birbirleri ile bağlantılı tek bir büyük hikâyeyi anlatırlar; Rüyaların efendisi Morpheus’un dönüşüm yolculuğunu…

Sandman geliyor! yenigün (1)(Neil Gaiman)

Neil Gaiman, seksenlerde bir yazar olma hayali ile yanıp tutuşan genç bir gazetecidir. Ocağını döndürebilmek ve faturalarını ödemek için Penthouse, Playboy gibi dergilere söyleşiler ve köşe yazıları kaleme almaktadır. Ancak konularını onu heyecanlandıran fantastik ve bilim-kurgu türü üzerine isim yapmış olan yazarlar ve eserleri arasından seçmektedir. Söyleşi yaptığı kişilerle imza günlerinde, katıldıkları bilim-kurgu ve çizgi roman temalı kongrelerde buluştuğu için Gaiman’ın bu dönemi hep yollarda geçer. Böylece bir sürü çizer, yazar ve editörle tanışma fırsatı bulur. Yolculuklarından birinde tren garında beklerken gazete aldığı bir bayide kapağı yarı aralanmış bir Swampthing çizgi romanı gözüne ilişir. Aralanmış sayfalarda görünen konuşma balonunu okurken hikâyenin geri kalanını merak eder ve oracıkta, ayak üstü bütün sayıyı treninin kalkış saati gelinceye kadar bitiriverir.

Swampthing, altmışlarda DC Comics (Dime Comics/Dedective Comics) adlı Amerikalı çizgi roman yayın evi bünyesinde çıkan ve artık kimsenin hatırlamadığı korku temalı bir süper kahraman serisidir. Bunun gibi DC’nin arşivlerinde bulunan ve modası geçtiği için artık yayınlanmayan pek çok çizgi roman karakterine yeniden hayat vermek ve karlı emtialara dönüştürmek için çalışan genç editör Karen Berger harekete geçmiştir. Amerikan yazar loncalarının grevleri ve belirledikleri yüksek ücretlerden yılan DC Comics, seksenlerin başında ciddi bir ekonomik buhran içinde olan İngiltere’de fazla sorgulamadan ucuza çalışacak taze yeteneklerin peşinde yeni bir Avrupa ofisi kurmuştur. İlk işe aldıkları yazarlardan biri de gelecekte Zack Snyder’ın Watchmen ve Wachowsky Kardeşler’in V for Vendetta uyarlamalarıyla gündeme gelecek olan çılgın merdiven altı yazar Alan Moore’dur.

Sandman geliyor! yenigün (7)

Alan Moore, orta sınıf bir işçi ailesinden gelen, çok genç yaşta şaibeli işlere karıştığı için eğitim sistemi tarafından kara listeye alınan, çizerliği kısa bir süre denedikten sonra gerçek sesini çizgi roman balonları içinde keşfeden bir kenar mahalle entelektüelidir. Bildiği her şeyi deliler gibi okuyarak tek başına öğrenmiştir. Punk müziğe, mistisizme, para-psikolojiye, arketipal mitolojiye büyük merak duymaktadır. Açıkçası dönemin ruhunu tanımlayan Yıldız Savaşları gibi yüksek bütçeli ve dolayısıyla riskli bilim kurgu filmlerinin yanı sıra, ucuza ve peş peşe çekilen korku filmleri olduğunu unutmayalım. William Peter Blatty’nin kaleme aldığı aynı adlı kitaptan William Friedkin’in sinemaya uyarladığı Exorcist, Richard Donner’in The Omen, John Carpenter’in Halloween, Sis, New York’dan kaçış, Wes Craven’in Elm Sokağı Kabusu serisi, Joe Dante’nin Uluma’sı, Sem Raimi’nin Kötü Ölü’sü, George A. Romero’nun Ölülerin Şafağı gibi yapımlar üzerinden bu yılları hatırlamaya çalışalım. Ayrıca işin içinde Mario Bava, Dario Argento, Lucio Fulci gibi İtalyan korku sinemasının sayısız yönetmenin ilham veren filmleri olduğunu da unutmayalım.  Açıkçası yetmişlerin sonu ve seksenlerin başı korku sinemasının Atlas okyanusunun her iki yakasında şaha kalktığı bir dönemdir. Alan Moore bu ucuz ve kanlı hikâyeleri çok iyi bilir. “Mezbaha mizahı” olarak tanımladığı otantik kenar mahalle söylencelerini çizgi romana taşıyan yazar, Swampthing gibi bir çöpü alıp, çok satan bir çizgi roman fenomeni haline getiren, peş peşe hit başlıklara imza atan bir hikaye fabrikasıdır. Ancak Alan Moore için çizgi roman, bir yer altı sanatıdır; Protesttir! Yüksek estetik kaidelerine ve toplumun normal kabul ettiği standartlara meydan okuyan bir türdür. Bu yüzden Moore hemen her zaman dini kurumları, eğitim sistemini, devlet organlarını ve iktidarı eleştiren, insan doğasında vahşi putperest ilkelliği ve mantıksızlığı okuyucunun gözüne sokmaya çalışan anarşist bir yazardır. Gaiman’nın tren garında takıldığı ve ona çizgi roman yazma ilhamı veren Swamp Thing sayısının yazarı da Alan Moore’dur. Gaiman, Moore’un Amerika’da değil de İngiltere Northampton’da yaşadığını öğrenince kendisi ile temasa geçmeye karar verir, böylece çizgi roman yazarlığı yolculuğu başlar.

SÜPER KAHRAMANLAR FURYASI

Amerikan çizgi roman endüstrisine Britanyalı yazarların katılmasının neden olduğu bu kırılmanın etkilerini bu gün dünya sinemasındaki süper kahramanlar furyası olarak görüyoruz. Bu dönem seri yazan yazarların çoğu artık film endüstrisine geçmiş, yapımcı-yazarlığa soyunmuş durumdalar. Mesela Mark Miller(Kings Man, Wanted), Garth Ennis (The Boys, The Preacher/Vaiz), Grant Morrison(Happy!); bu liste uzatılabilir. Bu yazarların zamanında kaleme aldıkları seriler, A.B.D.’de çizgi romanların okuyucu demografisini geliştirerek dönüştürmüş böylece çizgi roman yayıncılığının ekonomik anlamda ciddiye alınan bir güç haline gelmesine vesile olmuşlardır diyebiliriz; Tabii ki bu sektör etrafında dönen bütün diğer mikro sektörlerin gelişimini de işin içine katmalıyız. Her türlü hediyelik eşya, video oyunları, oyuncak ve tekstil sektörleri mesela…

Sandman geliyor! yenigün (3)

GAİMAN’IN SANDMAN’I

Gaiman, editör Karen Berger tarafından bu yeni DC projesine dahil edildiğinde, baştan tasarlaması için kendisine verilen karakter Sandman’dir. Sandman, özünde uyku gazı sıkan tabancasıyla suçluları bayıltarak yakalayan bir süper kahramandır. Sandman karakteri evrimi boyunca çocukları, kötü rüyalar olarak görünen, paralel boyutlardan gelen saldırganlardan korumayı kendisine görev bellemiş bir kahraman olarak karşımıza çıkar. Gaiman bu karakterleri alır, ikisinin de üzerlerini çizerek uygarlık tarihini analiz eden, cüretkar, evrensel ve fantastik bir aydınlanma, bir değişim öyküsü yaratır.

Gaiman’ın en önemli ilham kaynaklarından biri başrollerinde Robert De Nero ve Robin Williams’ın oynadıkları Uyanışlar/Awakenings adlı filmdir. Bir gurup katatonik Ensefalit Letarjika hastası üzerinde yeni bir ilacın denenmesi ardından yaşananları anlatan bu film, yürek burkan bir sona sahiptir. Günümüzde nasıl Covid 19 Küresel pandemisi belimizi büktüyse ve nasıl gelecekte bu yaşadıklarımız insanlığın kara bir dönemi olarak hatırlanacaksa, bundan tam yüz yıl önce insanlık başka büyük salgınlarla mücadele ediyordu. Bunlardan biri İspanyol gribi, ötekisi ise menenjitin son derece egzotik ve bir o kadar da gizemli ve korkunç bir türü olan Ensefalit Letarjika salgın hastalığı, bizdeki adıyla ‘Çeçe Sineği hastalığı’ veya ‘Uyku hastalığı’ydı. Bu hastalığa genellikle, çeçe sineği gibi haşerelerin ısırığı ile insana bulaşan ve direk olarak beyne saldıran bir bakteri sebep oluyor. Hastalığa yakalananlar ya heykel gibi hareketsiz kalarak katatonik, tepkisiz, dış dünya ile tamamen iletişimi kopuk bir hale geliyorlar, ya da derin, uyanışı olmayan sonsuz bir uykuya dalıyorlar. Kesin bir tedavisi bulunamayan bu hastalık Kortizon tedavisi ile belli oranda iyi edilse de hastanın tablosu yavaş yavaş kötüleşerek kalıcı beyin hasarı durumu sürekli bir hal alıyor. 1915 ile 26 yılları arasında süregelen bu salgının Batı âleminde 500 binden fazla kişinin ölümüne sebep olduğu sanılıyor, toplamda kaç kişiye bulaştığı ise hiç bilinmiyor. O yıllar için çok büyük bir rakamlar bunlar. Ayrıca nasıl başladığı tam olarak bilinmediği gibi salgının neden birden bire sona erdiği de anlaşılamayan büyük bir gizem. Bu güne değin birkaç izole vaka haricinde bir daha Ensefalit Letarjika salgını yaşanmadı, bu da başka bir gizem ve bütün bu gizemler salgın hastalık uzmanlarının en büyük kâbusu oluyor. Asıl şaşırtıcı olan şey 1918’deki İspanyol Gribi salgını ile birlikte bu pandeminin Birinci Dünya Savaşı sırasında insanlığı vurmuş olması. İspanyol gribinin en dikkat çekici özelliği ise gençleri hedef alması; Virüs daha güçlü bağışıklık sistemi olan gençlerde çok daha şiddetli etki gösteriyor ve sitokin fırtınasına sebep oluyordu. Peki sizce bunca acının üst üste binmesinin sebebi ne olabilirdi? Aileler, toplumlar, ülkeler, kültürlerler yok oluyor. Dünya haritası yeni baştan çiziliyor. Anneler adını bile telaffuz edemedikleri diyarlarda çocuklarını ya savaşa ya da salgın hastalıklara kurban veriyorlar. Gaiman böylesine bir dönemde öyküsünü başlatırken, bütün süper kahramanların ve mitolojik tanrıların üzerinde var olan, insanlığın kolektif bilinçsizliğinin derinliklerinde yaşayan, kader, yıkım, arzu, ölüm, rüya gibi temel kavramların hakimi olan her şeye kadir mahlukların garip hikayelerini dinlemeye davet ediyor.

Sandman geliyor! yenigün (2)

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ ETKİLERİ

Yaşadığımız hayatın kökenini ve amacını sorgulatan bu tip korkunç olaylar uygarlığımızı, bilimimizi ve sanatımızı derinden etkiler. Böyle zamanlarda inançlarımızı, sistemlere duyduğumuz güveni yitirebiliyoruz. Birinci Dünya Savaşının ardından batı medeniyeti, her ne kadar bilim, teknoloji ve ekonomide hızlı bir yükselişe geçmiş olsa da aynı düzeyde ruhani akımların çeşitliliğinde de korkunç bir artış yaşanmıştı. Paranormal ve parapsikoloji araştırmaları üzerine harcanan emek ve paralar akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Hatta devletler ve akademik kurumlar bile bu ruhani akımların sebep olduğu histeri ve sanrı furyasına kapılmış kendi araştırma geliştirme projelerini yaratmışlardı. Günümüz fantastik kurgu dünyası hala bu dönemin ekmeğini yiyor diyebiliriz. Bakınız The Stranger Things ya da Archive 84 ya da Dark…

Tabii bu Neil Gaiman’ın Sandman’i için bir başlangıç noktası ama nihai sonuç değil. Gerçi okuyucusuna inanç denen şeyin ne olduğunu tartıştırmak yazarın kesin amaçlarından biri.

Evrensel olarak kabul görmüş her sanat türünün estetik standartları belirleyen şaheserleri vardır. Örnek olarak sinema sanatının Yurttaş Kane’i veya Potemkin Zırhlısı ya da Bir Zamanlar Amerika’sı var; Resim sanatında Cistine Şapeli muralları, Da Vinci’nin Monalisa’sı ya da Picasso’nun Guernica’sı var; Edebiyat sanatında Savaş ve Barış var Sefiller var. Bu tip şaheserler sanatseverler ve sanatçılar için belirleyici tekvin noktaları, karşılaştırma emsalleri oluyorlar, ayrıca sanat eğitiminde okulların ve müfredatlarının oluşması için vazgeçilmezdirler. Bu gün artık çizgi roman da bir sanat türü olarak kabul ediliyor; Dokuzuncu sanat! Ve çizgi roman sanatının standartlarını belirleyen en önemli eserlerden biri de Sandman’dir diyebiliriz.

Ancak bu tür eserlerin yaratıcıları için başarının yanı sıra önemli bir köstek olabilme durumları da vardır. Sandman sayesinde Neil Gaiman başarılı sayılabilecek bir yazarlık kariyerine sahip oldu. Edebiyatın çeşitli türlerini denedi. Çocuk kitaplarından toplumsal gerçekçi öykülere ve dizi senaryolarına kadar farklı mecralarda at koşturdu. Yine de Sandman’i aşacak bir eser henüz kaleme alamadı. Açıkçası hep Sandman’de ilk kez keşfettiği fikirleri ve temleri ziyaret edip durdu. Hugo ve Nebula ödüllü Amerikan Tanrıları da yarı oto-biyografik romanı Patikanın Sonundaki Okyanus da hep geçmişteki çalışmalarından izler taşıyordu.

Sandman geliyor! yenigün (4)

AMERİKAN TANRILARI

Ayrıca Neil Gaiman’ın sinema televizyon medyumu ile ilk dansı da değil bu; seksenlerde BBC için Yokyer/Neverwhere’in televizyon dizisi uyarlaması yapılmıştı. Sonra uzun zamandan beri birlikte yürüdüğü kalem arkadaşı illüstratör Dave McKean ile birlikte Jim Hanson stüdyoları bünyesinde bir animasyon ve özel efekt şöleni olan Ayna Maske(Mirror Mask)’yi çekmişlerdi. Aslında yazılmış en güzel romantik romanlardan biri olduğunu söyleyebileceğim Star Dust/Yıldız Tozu’nun Michelle Pfeiffer’li ve Rabert De Nero’lu graip bir uyarlaması da var. Terry Pretchet ile birlikte yazdığı Richard Donner’in The Omen filmini tiye alan Good Omens, Amazon Prime video için uyarlanmıştı. Her ne kadar Martin Sheen ve David Tenant gibi iki büyük oyuncunun gövde gösterisi olsa da bence artık modası geçmiş ve unutulmuş bir konu materyali ile dalaşan öyküsüyle esprileri havada kalan zayıf bir iş olmuştu. Beni en çok üzen uyarlama ise Amerikan Tanrıları’ydı. İngiliz kültürü içinde büyümüş Litvanya göçmeni bir aileden gelen, Katolik eğitimi almış bir Yahudi olduğu için kendine has bir din kavramı geliştiren Gaiman’ın, bir Avrupalı aydın olarak Amerikan kültürü ve tarihi üzerine söyleyebileceği pek çok şey var, çoğu da oldukça dikenli şeyler üstelik. Ne yazık ki yine Prime için yapılan uyarlamasında her ne kadar zaman zaman ışıldayan anlar olsa da uzadıkça sıkan, konu materyalinden uzaklaştıkça saçmalayan bir yapım olduğu için daha hikâye nihayete ermeden projeye son verildi. Ne yazık ki Neil Gaiman uyarlamaları çok özel ve seçkin bir izleyici gurubuna hitap ediyor. Bu yüzden bu Cuma günü ekranlara yansıyacak Sandman dizisine karşı temkinli yaklaşıyorum. Ya çok büyük bir batış izleyeceğiz ya da yeni kirli bağımlılığımızla tanışacağız. Sonuç ne olursa olsun, bu hafta sonunda eğer yapacak daha iyi bir işimiz yoksa sevdiklerimizle birlikte bizi ekran başına toplayacak yeni bir bahanemiz olabilir. Ayrıca yazdıklarım sizi heyecanlandırdıysa ve grafik romanları merak ettiyseniz her zaman favori kitapçınızı ziyaret edebilirsiniz. İyi seyirler!

Umutla yıldızlara! Umutla yıldızlara!

Sandman geliyor! yenigün (6)