Eski Türk Sanat müziği şarkıları, az çok bilirim sözlerini ve musikilerini. Bir arkadaşım şarkının birine eşlik ettiğimde sormuştu.

“Gamze sen nereden biliyorsun sözlerini. Epey eski şarkılar değil mi? Üstelik de tarzına hiç uygun değil!”

Çocukluğumda öyle akıllı telefonlarmış, internetmiş, dizüstü bilgisayarlarmış yoktu. Bir akşamüstü İstiklal Marşı’yla açılan siyah beyaz televizyonlarımız bir de yirmi dört saat yayın yapan radyolarımız vardı. O radyolar olmazsa olmazımızdı bizim. Ajans haberlerini, radyo oyunlarını, arkası yarınları, çocuk saatini hatırlıyor musunuz, siz de?

Benim Türk Sanat Müziği sevdam tam da bu zamanlarda başladı. Sabah işe erken giden babamdan sonra, onların yatak odasına koşar annemin koynuna giriverirdim hemen. Baş ucunda yeri hiç değişmeyen, kutu gibi bir radyo vardı. O radyo aynı zamanda alarm görevi görür, her sabah aynı saatte radyoda yayında ne varsa çalmaya başlardı. Annemin yanına sokulup kokusuyla uykuya daldıktan sonra o radyo çalmaya başlayıp beni uyandırırdı. Tabii annem beni uyandırmaya kıyamamış, çoktan kalkmış olurdu. Çayı ocağa koyar, evi havalandırırken, ben de uyanıp yorganın altında radyoyu dinlemeye başlardım. Tam da o saatlerde Türk Sanat Musikisi programı başlardı. Ve ben o notalarda bu şarkının sözlerini kendimce anlamlandırmaya çalışırdım dört beş yaşlarımda.

Sonra da merak edip araştırdığım şarkıların hikayeleri oldukça etkileyiciymiş gerçekten…

“Ada sahillerinde bekliyorum/ Her zaman yollarını gözlüyorum/ Yârim seni seviyor istiyorum beni şad et Şadiye’m başın için…”

Bu şarkıda Suat Bey ve Şadiye Hanımın aşkları anlatılıyormuş. Şadiye zengin bir ailenin kızı, Suat Bey ise fakir bir gençmiş. Bir yaz günü, adada karşılaşıp aşık olmuşlar. Zengin kızın yazlık evleri o adada olacak ki kışın adadan ayrılınca, aşık olduğu Suat’la mektuplaşmaya başlamışlar. Kızın babası bu duruma karşı çıkmış. Şadiye’nin de mektupları gelmeyince Suat bu işin olamayacağını düşünmüş. Fırtınalı bir kış günü dalgalara kendini bırakıp yaşamına son vermiş. Ertesi sabah fırtına yüzünden gelemeyen mektuplarda “Suat, babamı ikna ettim, gelip beni ailemden isteyebilirsiniz.” yazıyormuş… Tam bir Romeo Juliet dramı!

“Elveda, elveda gençliğim/ Elveda tüm hatıralar/ Elveda mesut günlerim, ümit dolu sayfalar.

Yine mevsimler dönecek/ Yine yapraklar düşecek…”

Kırk yaşını aştıysanız şarkı sözleri size sinir bozucu gelecektir. O yüzden içinizdeki çocuğu asla öldürmeyin. Hikayesine gelince:

Yıldırım Gürses bir akşam geç vakit evine dönerken sokakta yaşayan yaşlı bir adam görmüş. Üstünde doğru dürüst kıyafeti olmayan bu adam çöplerden yaktığı ateşle ısınmaya çalışıyormuş. Yaşlı adamın yüzündeki çizgileri tıpkı yaşlı çınar ağacının kopup savrulan yaprağındaki çizgilere benzetmiş. Gençliğin nasıl değerli olduğunu ve yılların hızla geçtiğini düşünüp bu dizeleri yazmış… Tam bir sanatçı empatisi.

“Nereden sevdim o zalim kadını/ Bana zehretti hayatın tadını/ Sormayın söylemem asla adını…”

Bir bahar akşamı İstanbul Kuşdili Çayırı’nda, Hafız Burhan’ın konserinde karşılaşmışlar. Selahattin Pınar ile tiyatro sanatçısı Afife Jale. İkisi de yirmi beş yaşlarında, birbirlerini çok sevmişler ve evlenmişler. Afife Jale daha önceden tedavi edilmek amacıyla başladığı morfine bağımlı hale gelmiş. Bu kötü alışkanlıktan kurtulmaları için çok mücadele vermelerine rağmen, Afife Hanım kurtulamamış. Sanırım bu yüzden de Selahattin Pınar’dan ayrılmış. Afife Jale otuz dokuz yaşında hayatına veda ettiğinde Selahattin Pınar’ı acılar içinde bırakmış…

“Hani o bırakıp giderken seni/ Bu öksüz tavrını takmayacaktın/ Alnına koyarken veda buseni/ Yüzüme bu türlü bakmayacaktın.”

En içimi yakanı en canımı acıtanıdır bu sözler.

Bu şarkıyı duyduğumda babamı hastanede gördüğüm son hali gelir aklıma. Gözyaşlarıma hakim olamam…

Her dinleyen bu sözleri aşk ve ayrılık şarkısı olarak anlasa da hikayesi çok acı.

Babanın biricik kızı öyle bitkin düşmüş ki hastalıktan, sanırım o yıllarda tedavisi olmayan verem hastalığıydı, babasından söz vermesini istemiş:

“Annemin öldüğü günü hatırlıyorum baba. Günlerce ağlamıştın. Ben öldükten sonra gözünden bir damla yaş akmasını istemiyorum.”

Baba imkansızı isteyen kızına yutkunup, başını sallayarak cevap verebilmiş. Ve kızı son nefesini yanında vermiş…

Hıçkırıklara boğulan baba şair ve gazeteci Orhan Seyfi Orhon. Bu şiire müzikal anlamda can veren ise Yusuf Nalkesen.

Hikayelerini bilsek de bilmesek de, şiirler, şarkılar herkese ayrı sesleniyor… Her duygu sanatla anlam buluyor…

Uğur Berköz’e teşekkürlerimle…