21.09.2019, 09:43

Seçim bizim mi?

Seçim bizim mi?
Hepimiz biliyoruz ki, pek çok insan ne yaşamını seçebiliyor, ne evliliğini, ne ailesini ne de belirli zamana kadar inancını.
Çok çok sonraları bireyler akılları başa geldiklerinde kendi fikirlerini oluşturabiliyor.
O döneme kadar ne dikte edilirse o.
*
Bu dikte sistemi içinde aileler, arkadaşlar, işiniz, patronunuz, her türlü kurum,  öğrenciler, öğretmenler bulunmakta. Kısaca, çevremizdeki etkiler inanç sistemini aşırı derecede tetiklemekte. Etkilemekte.
*
Çocuklara sorduğunuz her soru, fikir aslında ebeveynlerin fikirlerini yansıtmaz mı? Ebeveynlerinden etkilenen genç bireyler o çekirdek inanç sisteminde yetişmez mi? Onların içinde şekillenmez mi?
Sadece içlerinden bir kaçı o inanç sistemi içinde uzun bir dönemin ardından araştırma ile (ki bunu yapabilirlerse) gerçek fikirlerine kavuşurlar.

*
Bildiğimiz şu ki,  kitleler yönetilir, kontrol altına her türlü yol ile alınabilir.
Medya, sihirli kutu, sosyal medya, say say bitmez.
Ve toplumda tarih boyunca çekirdek inanç sistemi ile kontroller yapılmadı mı?
Yapıldı.
Ve ne yazık ki halen devam etmekte.
‘Tanrısal tehdit’ ile korkutulmadı mı?
Korkutuldu.
Ve halen devam etmekte.
Yıllarca birçok uygarlık, toplum, kitleler, kontrol etmek amacı ile ‘tanrısal tehdit’ ile dize getirilmedi mi?
Getirildi.
Şimdi de aynı, inanın değişen hiç bir şey yok.
*
Bir yetişkin istediği inanç sistemine inanmak özgürlüğünü elde etmiş olsa bile maalesef ki korku farklı boyutlarda işler.
Kısıtlamalar, insan hayatını bir tekdüzeliğe ve kaosa doğru götürür.
Psikolojik bozukluklara kapı aralar.
Olmadıkları kişi olarak uzun müddet yaşamaya çabalarlar, sıkışırlar, kendilerine saygıyı da kaybederler.
Özgür olamayanlar, ‘psikolojik problemler, cinsel problemler, sağlık sorunları, depresyonlar, mutsuzluk, umutsuzluk, hayattan zevk almama’ ile baş etmek zorunda kalırlar.
*

O nedenle; hayat içinde hiç kimse, suçlu olmadığı halde suçlu hissetmemeli, korku duymamalı. Baskı ile baş başa kalmamalı.
İnanç sistemi baskısı ile tipik suçlu hissettirildiğinizde kalbinizde hissedin sadece. Ve şundan emin olun. Siz suçlu değilsiniz.
Hatta seçim sizin olmasa bile düşüncenizde, en derininizde kendini en iyi tanıyan sizsiniz.
Karanlıklarınızdan aydınlıklar doğar.
*

 

Decameron…
Düzyazının temelini atan İtalyan bir yazar ve şair Giovanni Boccacio’nun eseri.
Bu kitaba kadar İtalya’da eserler yazı dili olarak Latince kullanıyorlardı. On dördüncü yüzyıl İtalya’sında, halk ağzıyla (İtalyanca) yazılan ilk eser.
Rönesans hümanizmi için oldukça önemli, çünkü içinde realizm, hisler ve zekâ var.
*
Hatta şöyle açıklayalım kısaca;
Boccaccio bu kitabı Avrupa’da büyük bir veba salgınının başladığı dönem olan 1348'de yazmış ve 3 yıl sürmüş. Kitabın başı salgın dönemi, geri kalanı ise o ortamdan uzaklaşma.
Kitabın içinde inceden kiliseye, din adamlarına söylemler var.
Veba salgınından kaçan on insan, o günün kral veya kraliçesinin belirlediği konu hakkında hikâyeler anlatıyor ve hikâyelerde kilise ve din adamları dolaylı eleştiriliyor.
Hikâyeler ile anlayabiliyorsunuz bu giydirmeleri.
*
Decameron’da ki bir hikâye, ‘anlatmak’ isteğimin ne olduğunu size kavratabilir.
“Bir gün bir Hıristiyan kişi Musevi arkadaşına ısrarlarla kendi dinine geçmesi için ısrar eder. Musevi de ısrarlara dayanamaz ve arkadaşına bir şans verir. Ona Vatikan’a gideceğini, orayı ve oradakileri inceleyeceğini ve eğer gördükleri hoşuna giderse arkadaşının isteğini yerine getireceğini söyler. Vatikan’a gider bir bakar ki oğlancılık almış yürümüş, din adamları para peşinde, hepsi sahtekâr. Bunun üzerine Hıristiyan arkadaşının yanına geri döner ve Hıristiyanlığı kabul ettiğini söyler çünkü eğer bir din böylesi din adamlarının elinde bile yaşayabiliyor ve yayılabiliyorsa demek ki gerçekten ilahi bir gücün koruması altındadır diye düşünür.”
*
Şimdi düşünün seçim kimin?
Hangi inanç sisteminde olursanız olun, dikteler hep var olacaktır.
Ama üzülme.
Daha çok değiştirebiliriz bu hayat içinde.
Sadece yargılama.
Yüklenme.
Aynaya bak.
Sen aynaya baktıkça gerçekleri hep göreceksin.

Dip notlar;

Milat'tan 2000 yıl önce Hitit yazısı…
“Allah’ım, beni yavaşlat…
Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir…
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele…
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver...
Sinirlerim ve kaşlarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür…
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol…
Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret…
Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret…
Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat…
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim…
Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla…
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır…
Beni yavaşlat Allah’ım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et…
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim…
Ve hepsinden önemlisi…
Allah’ım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sükûnet, ikisini birbirinden ayırt etmek için de akıl ver…”

Yalan yarışı…

Geçmiş bir zamanda padişahın biri "yalan yarışı" açmıştı.
Kim inanılması mümkün olmayan bir yalan söylerse yarışı o kazanacak ve padişah tarafından bin altınla ödüllendirilecekti.
Ülkenin en usta yalancıları marifetlerini göstermeye başladılar.
Bir tanesi şöyle dedi:
“Padişahım, ben gökyüzüne merdiven kurdum.”
Padişah karşılık verdi:
“Olabilir, mümkündür.”
Bir başkası şu palavrayı sıktı:
“Padişahım, ben okyanusun üzerine köprü kurdum.”
Padişah buna da:
“Olabilir, mümkündür” diye karşılık verdi.
Daha birçok usta yalancı usturuplu yalanlar söylediler. Ama padişah hepsine "mümkündür, olabilir" dedi. Hiçbirine "olamaz" demedi.
Ama akıllının birisi padişahı kendi silahıyla tongaya düşürdü:
“Padişahım, sizin merhum pederinizin, benim merhum pederime bin altın borcu vardı”
deyince padişah yerinden fırladı:
“Olamaz”dedi.
Böylece adam yarışı kazanmış oldu.

Mutlu kalın…

Fıkra;
Adamın biri, köyden panayıra satmak için bir inek götürmüş, tellala vermiş...
Tellal ineğin yularından tutmuş, başlamış dolanmaya, hem dolanıyor, hem bağırıyor:
“Bu inek soyludur, bu inek boyludur, cinstir, altmış okka süt verir, altı aylık gebedir!”
 Köylü tellalın yanına yanaşmış, kulağına eğilmiş:
“Bana bak! Dediklerin doğruysa, ben bu ineği satmaktan vazgeçtim...”

Günün sözü;
“Suçumuz bir bardak suda okyanus görmek.” Küçük İskender…

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@