11.03.2018, 07:12

Şeker ve özelleştirme.

Şeker ve özelleştirme.


Son günlerin önemli konusu.
Zamanında gündemden düşmeyen şeker fabrikalarının özelleştirilmesi bir kez daha gündeme gelerek büyük tartışmalara neden oldu.
Türkiye’de Türkşeker(Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş.) bünyesinde devlete ait 25 şeker fabrikası var. 
Pancar Ekicileri Kooperatifleri Birliği(Pankobirlik)’in 5 şeker fabrikası var. 
Ayrıca özel sektöre ait 3 şeker fabrikasıyla birlikte toplamda 33 şeker fabrikası var. 
Özel sektöre ait 6 şeker şurubu fabrikası var. Bu fabrikalar mısırdan şeker üretiyor. 
*
Şimdi:
Şekerde özelleştirme sadece fabrikaların satılması ile ilgili mi?
Önce bunu irdelemek şart.
Kısaca 25 şeker fabrikası var devletin ve bunlardan 14’ünü özelleştirmek, yani satmak için ihale açtı. 
Bu ihaleler Nisan ayında yapılacak.

*
Ve:
 Konuyu iyice düşündüğümüzde aslında bu özelleştirmenin sadece fabrikaların satılması ile ilgili olmadığını kavrayabiliriz.
Konu bizim ekonomimiz.
Konu bizim değerlerimiz.
Kaybettiklerimiz, kaybedeceklerimiz.
Yani, konu derin.
*
Sadece fabrika sahipleri mi etkilenecek bu özelleştirmeden?
Tabii ki hayır.
Bir çok esnaf etkilenecek...
Pancar eken etkilenecek...
Taşımacılık sektörü etkilenecek...
Hayvancılıkla uğraşan çiftçi etkilenecek...
Şeker sektörü işçisi etkilenecek...
*
Başka önemli konu ise, bu özelleştirmenin ‘sonucu’ zamanı geldiğinde ‘şeker ithal etmek’ olmasın sakın.
Kısaca bize daha pahalıya mal olmasın bu gidişat.
Umarım yanılıyoruzdur, ancak bu düşünce doğru çıkarsa, şeker üretiminden vazgeçmek zorunda kalır mıyız? Bu saptanmalı.
Bu getirinin sonucu olarak ithale bağlı kalır mıyız?
Bu düşünülmeli. Hem de iyice.
*
Şimdi sesli düşünelim.
Biz pancardan vazgeçersek nişasta bazlı şekere, tatlandırıcılara gebe kalmaz mıyız?
Bilin ki nişasta bazlı şeker dediğinizde ilk akla gelen mısır şurubudur.
Mısır şurubunun yol açtığı hastalıklar bilinmiyor mu?
Üstelik hepsi GDO’lu iken.
Hepimiz biliyoruz.
*
Mısır şimdilik sadece yem amaçlı olarak ithal ediliyor iken pancardan vazgeçmek  GDO’lu mısıra kapı açmak değil mi? 
Mısır şurubuna kapı açmak değil mi?
Hele ki Avrupa’nın Fransa, Hollanda, İngiltere gibi pek çok ülkesi şeker reformu ile nişasta bazlı şeker üretiminden çekilmişken kullanan biz mi olacağız?
Sürekli dışa bağımlılıklar artıyor iken, dışa bağımlıklardan kurtulamıyor iken bir de bu konuda mı bağımlı olalım?
*
İstenilen ne?
Türkiye’nin zamanı geldiğinde, şeker ihraç eden değil de şeker ithal eden ülke mi olması?
Ülkemizi pazar haline getirmek isteyenler var.
Uluslar arası şeker kartelleri var.
Uluslar arası finans çevreleri var.
Ve bunların isteği ile hareket edenler var.
Ülkemizdeki özelleştirmelerin dayanağı, dayatılması nedir?
Nişaşta bazlı şeker firmalarının isteği nedir?
*
Bakın ki; raflardaki yiyecek, içecek ürünlerinin hepsinde, neredeyse hepsinde bol bol tatlandırıcılar, mısır şurubları var.
Bu çıkar grublarının menfaatleri nedir?
Rant sağlasınlar diye bu fabrikalar özelleştirilmek isteniyorsa sonu ne olacak düşünen var mı?
Sonu, pekmeze geri döneceğiz gibi. Tabii onunda gerçeğini, ilaçsızını bulabilirsek.
*
Hem neden satılıyor bu fabrikalar?
Hammadde mi yok, zarar mı ediliyor? 
Tam bir cevap olmasa da cevap belli.
Bence, Türkiye'nin elinden  şeker pancarı üretimi alınarak, sıvı şeker üreten çok uluslu şirketlerin gelmesi.
Özelleştirilen bu fabrikaların bulunduğu bölgedeki üreticilerin birkaç yıl şeker pancarı tarımından vazgeçerek fabrikaların nişasta bazlı şekere geçmesi.
Nişasta bazlı şeker kotasının artması.
Bunlar düşüncelerim.
Biliyorum ki, benim gibi düşünen kesim oldukça fazla.
*
Üretmeden tüketmeyi hedef alanlar bellidir.
Kocaman bir çiflikte, kocaman kandırılmışlıklarla yaşıyoruz.
Ne olur söyleyin?
Bu işten kim kazanacak?
Kimler yarar sağlayacak?
Pancarımız giderken mısır şurubu satanlar mı kazanacak?
Ülkemizde ki hastalıkların, diyabetlilerin artması kimin işine yarayacak?
Kimler nemalanacaklar?
*
Lütfen söyleyin, bütün bunlara değer mi?
Geleceği görmek isterseniz görürsünüz. Yeter ki bakmasını bilin.
Bakmasını bilmiyorsanız, önünüzü göremezsiniz.
Önünü görmeyen ülkelerin durumu belli değil mi?
Ne haldeler, nasıl bölündüler görmüyor musunuz?
Gencecik toplumumuzu hastalıklarla, bağımlıklarla neden yok etmek istiyorsunuz?
Cevap vermek boynunuzun borcu.
İşte bu nedenle, sadece konu şeker değil.


Dip notlar;

Son günlerin oluşumu...

Sizlerle yetersiz beslenmenin son günlerde ki getirisi halsizlık ve kansızlık derdini irdeleyelim.
Toplumumuz ne yolunda ilerliyor görelim.
Aşırı yorgunluktan şikayetçisiniz değil mi? 
Ağrılardan…
Halsizlikten…
İsteksizlikten…
Kısaca o kadar halsizsiniz ki hiçbir şey hissetmez oldunuz, içinizden hiç birşey yapmak gelmiyor. Sinirleniyorsunuz, cildiniz soluk bir hal aldı, yetersiz beslenme sonucu kansızlık da başladı.
İşte tüm bu oluşumlar yediklerimiz, içtiklerimizden. 
Hibritlerden, mısır şuruplarından, katkılardan.
Doğru gıda alamamaktan.
Türkiye'de birçok kişide kanser artışı yanında bu eksiklikler, şikayetler de oldukça arttı.  Ve iyi, doğru gıda almamaya devam edilirse büyük oranda hastalık artışı ve problemler şaha kalkar.


Bambu ağacının öyküsü.

‘İnsanoğlunun erdemi, meyvesini yiyemeyeceği meyveyi dikmesindedir’, derler. Bambu...
Çinliler bu ağacı şöyle yetiştirir: 
Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir. 
Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. 
Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir. Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır. 
Akla gelen ilk soru şudur : 
Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı, yoksa beş yılda mı ulaşmıştır? Bu sorunun cevabı tabii ki beş yıldır. 
Büyük bir sabırdır.
O beş yılda sabırla sulamadır. 
Gübrelemedir.
Şartlar basittir aslında. Çalışma, özen, inanma.
İnanma ve kazanma.
Bunlar olmasaydı o ağacın büyümesinden, hatta var olmasından söz edebilir miydik? 
Edemezdik.


Mutlu kalın...

Fıkra;
Temel arabası ile Taksim Meydanı’nda dönüp duruyordu. 
Aynı trafikçinin önünden beşinci defa geçerken, polis de merak etti ve Temel'i durdurup sordu: 
- Bir yeri mi arıyorsunuz?  Niye meydanın etrafında dönüp duruyorsunuz? 
Temel: Sol sinyal takıldı da...

Günün sözü; "Her fabrika bir kaledir." ATATÜRK...

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@