Gamze Cantürk'ün 13 Mayıs 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

“Eğer sen, başkalarından kendine saygı beklersen bu onlar için büyük bir şeydir. Sadece kendine saygı duyabilirsen diğerleri de sana saygı duymaya mecbur kalır.”

En sevdiğim yazarlardan Dostoyevski yine ne derin bir konudan söz etmiş.

Gitgide yozlaşan, yozlaştırılmaya çalışan toplumumuzda, saygının anlamı bile değişmeye başladı…

Özgürlük ve sınır koyma kavramları nasıl karıştırılıyorsa, insan ilişkilerindeki tanımlar da yavaş yavaş gevşemeye başladı.

Tanımadığım otopark görevlisi, arabayı park etmem için bana “Ne kadar kalacaksın burada?” diye sorabiliyor. Sanki askerden arkadaşım! Gittiğim restoranda “Bunu tavsiye ederim sana” diyebiliyor ya da tanıdık tanımadık birileri konuşurken “güzelim” kelimesini densiz bir şekilde lafın arasına koyuveriyor.

Bir sürü densizlik!

“Sen” ve “Siz” kavramları arasındaki ince hassas denge! Türkçe'nin çoğul veya tekil anlamlarından bahsetmiyorum elbet. Bahsettiğim konum statü yaş ve ilişkilerdeki mesafe ve saygı…

Aşırı empat biri olarak, insanlarla ilişkilerimde böyle durumlarla karşılaştığım zaman, bozulurlar, üzülürler diyerek iletişimin akışını değiştiremeyenlerdenim ben de!

Tabii bu saygı meselesi toplumun en küçük birimi olan aileden, anne-baba ilişkisinden başlıyor. Malum, büyürken evde çocuğun ilk gördüğü iletişim o.

Bir psikoloğun yazdığı kitapta tam da bu durumdan bahsediliyor. “Sınırlarınızı koruyun!”

Kim olursa olsun, kutsal saydığınız ebeveynlerinizden çocuklarınıza ve diğer insanlara karşı. Ben çok düşündüm; kırmadan, incitmeden bilinçli ya da bilinçsiz yapılan iletişimdeki sınırlarımızı aşan kişileri uyarma, hatalarını gösterme biçimlerini. İnanın çok zor. Karşınızdaki insanların cahiliyeti, narsistliği ve şişkin egoları karşısında tam bir akıl oyunu. Dikkat edin, bu tür insanlar siz kişisel saygıdan bahsederken, çirkefleşir ve konuyu saptırabilir. Bu yüzden, suya sabuna dokunmadan bilinçli ya da bilinçsiz yapılan iletişim terbiyesizliğini sineye çekerek öfkenizi bastırmaya çalışırsınız. Bir de hayatta onca sorun varken bununla uğraşmak, had bildirmek istemezsiniz. Sorun tam da burada başlar.

Bu kişisel sınırlarımızı ihlal edişler; iyi niyetimiz, görmezden gelmelerimiz yavaş yavaş bizim huyumuz olmaya ve bizi uyuşturup dikkat etmememizi sağlar. Sonrası zor. Eşinizden çocuklarınıza; arkadaşlarınızdan patronunuza etrafınızdaki  herkes, bizi manipülasyon yağmuruna tutar…

Bizim toplumda kadınların duyarlılığı daha fazla olduğu için, en çok manipüle edilen onlardır. Bu durumu fark edip değiştirmeye, sınırlarını koymaya, öz saygılarını ele almaya çalışan kadınlar hemen “kötü anne” ve “saygısız eş” tabirleriyle suçlanacaklarından bastırılmayı durduramazlar.

Yoksa tavrımız kaderimiz mi?

Sınırlar ne kadar da önemli, değil mi?

Tıpkı sınırlarımızı ihlal eden ülkemize akın eden Afganlar, Suriyeliler gibi… Arap kültürünün ülkemizdeki Türk kültürüne uyum göstermeyip, üstüne misafirperverliğimiz arttıkça, toplumun uyumunu bozup saygısızca davranmaları gibi… Ahh, Gülhane Parkı'ndaki güzelim lalelerin dili olsa da konuşsa. Gerçi dilleri olsa da konuşamazlar, çoktan fotoğraf çekilme uğruna misafirlerimizin hışmına uğradılar! Neyse..

İster ülke sınırları olsun ister kendi kişisel sınırlarınız olsun kural koymadıkça, bahçelerimize giren bu davetsiz misafirler bir gün sizi manipülasyonlarıyla acınacak hale getirirler… Hemen ırkçılıkla, kibirle, acımasızlıkla, kötü insan, kötü adam, kötü kadın olmakla suçlarlar…

Saygı duymak ile itaat etmeyi,

Milliyetçilik ile ırkçılığı,

Samimiyet ile laubaliliği karıştırdıkları sürece bu böyle…

“Saygı, ancak özgürlüğün bulunduğu yerde vardır, sevgi ise özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman zorbalığın çocuğu olmamıştır.”