13.09.2021, 08:15

SİNERJİ

30 Ağustos 2021 günü ORTAK AKIL kavramını ele almıştım. Bu yazımda da, bu kavramın ikiz kardeşi olarak nitelendirebileceğimiz SİNERJİ konusuna değinmek istiyorum.

En az iki kişiden oluşan gruplar takımları oluşturmaktadır. Takımların başarısı konusunda asıl branşı matematik olan ünlü bir koçun yaptığı bir değerlendirme şöyle: “Bir matematikçi olarak bütünün parçaların toplamına eşit olduğuna inanırdım. Sonra değişik takımlarda koç olarak çalışmaya başladım ve bunun doğru olmadığını, bireylerin birbirleri ile ne denli uyumlu çalıştıklarına bağlı olarak bütünün parçaların toplamından daha büyük veya daha küçük olabileceğini anladım”.

Bu sözcükler, genellikle yinelenen görüşlerden farklılık gösteriyor. Takım olmak, oyuncuları aşan bir performansı ortaya koymaya her zaman yetmiyor. Bunun için oyuncuların takım oyununa yatkın olması ön koşuldur. Her biri yıldız olan ve fakat kendi başarılarını ön plana alan oyunculardan oluşan takımların, yalnızca takımlarının başarıları için didinen isimsiz oyunculardan oluşan takımlar karşısında kaybettiklerini çok sık görüyoruz. İşte sinerji, bu noktada işe giriyor.

SİNERJİ, BÜTÜNÜ PARÇALARIN TOPLAMINDAN DAHA BÜYÜK YAPAN OLGUDUR.

Sinerjinin özü, farklılıklara değer vermek ve bu farklılıkları bütünleştirmektir. Farklılıklardan yararlanmak için tarafların değerleri, amaçları ve hedefleri arasında uyum olması ve bu uyumun ilkelere dayanması gerekir.

Sinerji, yardımlaşma ve birbirimize destek olmakla oluşur. İnsanların birbirine yardım edebilmesi, öz deyişle dayanışmaları için öncelikle aralarında iyi bir iletişim ortamının bulunması gerekir. Taraflar arasında güven olduğu zaman, iletişim çok daha etkili ve içten olacaktır. Birbirine güven duymayan kişiler arasındaki ilişkilerde ise: rekabet, çekingenlik, korkma, savunma ve sorumluluk almama gibi edilgen tavırlar egemen olur. Bu tutumun egemen olduğu koşullarda, kişiler – görünüşte - birbirlerine saygıyla davranırlar, tartışmalardan kaçınırlar ve – sözde - uzlaşmacı bir yol izlerler. Ancak bu tür ilişkiler, kesinlikle sinerji oluşturamazlar. Buna karşılık, yüksek düzeyde güven duyulduğunda: kişiler birbirlerine karşı içten davranır ve - gerekli durumlarda çetin tartışmalar yaparak - birlikte çözüm üretirler. Böylesi bir güven ve iş birliği ortamı, “birlikte başaralım ve birlikte kazanalım” düşüncesini doğurur ve her iki tarafı da doyuma ulaştıran, her birinin daha önce önerdiğinden daha doğru bir çözüme ulaşılır. İşte böyle bir ilişkide sinerji oluşmaktadır.

Sinerji için ortak amaçlar yönünde çalışmaya (collaboration) – eş deyişle işbirliğine (cooperation) - yatkın olmak ön koşuldur. Bu anlayıştaki bireyler:

  • planlarını, bilgilerini ve deneyimlerini paylaşırlar;

  • dostluk ve işbirliği ortamının gelişmesine katkıda bulunurlar;

  • ortak amaçlar için birlikte çalışma yönünde fırsatlar oluştururlar;

  • diğerlerinin etkin ve içten katılımlarını sağlamaya çalışırlar;

  • üyesi oldukları grubu ve bu grubun sahip olduğu ünü korumaya çalışırlar;

  • başarının ödülünü adil bir biçimde ve haz alarak paylaşırlar.

EŞİĞİNDE BULUNDUĞUMUZ ÜÇÜNCÜ BİN YILDA BAŞARI, “ORTAK AKIL” İLE “SİNERJİ” YARATABİLEN TOPLUMLARDA OLACAKTIR.

Bu noktada ülkemizin resmi kurumlardan ve siyasi partilerinden oluşan yüzünün, - var olan durumlarıyla- umut vermediğini görüyoruz. Kamusal nitelikli kurumlarda yönetici – yani lider – sorunu oldukça yaygındır. Bu görevlere gelmek için yetenekten daha çok ilişkilere önem verilmektedir. Konunuzda ne denli uzman olduğunuza değil, iktidardaki siyasal düşüncelere ne ölçüde bağlı olduğunuza; iş yaşamınızdaki başarılarınıza değil, hangi “önemli” kişiye ne kadar yakın olduğunuza bakılmaktadır.

Liderlere yönelik bu yargılar, çoğu kez oyuncular için de geçerlidir. Onlar da başarının bir işe yaramadığını görüp, ilişkilerinden medet ummaya başlıyorlar. Kısacası, kamu kökenli takımlar, sinerji oluşturma yeteneğinden – genellikle – yoksun görünüyor.

Benzer değerlendirmeleri, demokrasinin en önemli kurumları olan siyasi partiler için de yinelemek olanaklıdır. Başlarındaki - öz deyişle kerameti kendilerinden menkul – liderler - tıpkı bir şarap gibi - yıllandıkça daha da değerlenip vazgeçilmez oluyorlar. Bu partilerin özellikle iktidarda olan bölümü, - istisnai durumlar dışında - ülkeyi iki binli yıllarda umutla geleceğe taşıyacak politikaları üretecek “ortak akıl”dan ve onun tetiklediği “sinerji”den yoksun görünüyorlar.

Gerek kamu alanında – hak etmeksizin - yönetici konumunda bulunan yeteneksiz kişiler ve gerekse politikacıların bir bölümü, uluslararası ölçeklerle boy ölçüşebileceğimiz bir düzeye ulaşmamızı asla istemiyor. Çünkü uluslararası ölçütler hem yeteneği, hem rekabeti, hem de demokratik kuralları gerektirir. Halbuki “Vatan, Millet, Sakarya” naralarıyla süslenen bir hamaset edebiyatı, işleri ucuzundan yürütmeye ve uluslararası değerler taşımayan kişilerin gelişmiş ülkelerde asla edinemeyecekleri koltukları sahiplenmelerine yarıyor.

İşte bu nedenle bizim ülkede uluslararası hiçbir gazetede yayınlanamayacak türde yazılar yazanlar “köşe yazarı”, dünyanın herhangibir saygın üniversitesinde ders veremeyecek durumda olanlar “profesör”, Kurtuluş Savaşı’mızda esamesi okunmayacaklar “komutan” geçiniyor.

Ancak artık bu tür mevkilerde - hasbelkader - bulunmaktan doğan bir güce sahip olmak, saygın olmaya yetmemektedir. Kamunun zafiyetini tüm çıplaklığı ile ortaya koyan 17 Ağustos depremi sırasında oluşan İzmit’teki PETKİM yangınının ne olacağını soran bir gazeteciye “Devlet büyüktür, bir şey olmaz” diyen yönetici, - çok gerilimli o ortamda dahi – herkesi kendine güldürmüştür.

Ne mutlu ki tablonun her iki yüzü de ayni değil! Bir de yeryüzündeki insanlık birikiminden kaynaklanan değer ölçülerinin Türkiye’de de uygulanması için didinip duranlar var. Bunlar akılcı tutarlılığı bireysel kurnazlığa üstün tutuyorlar ve “ortak akıl”dan aldıkları güçle “sinerji” yaratıyorlar. Bu yüzden KIZILAY sınıfta kalırken AKUT’un başarısı göz kamaştırıyor. Birincisi yerel düzeyde bile düşük kalan performansıyla ıslıklanırken, ikincisi sınır aşan yüksek performansıyla alkışlanıyor.

Bunu, resmi kurumları ve siyasi görünümü ile iflasın eşiğinde görünen yönetim özürlü bir ülkede, sivil toplumun önderleri olan erdemli demokratların umudu müjdeleyen ayak sesleri olarak algılıyorum.

Bu sesler, yaklaşan seçimlerle birlikte gittikçe güçlenecek ve SİNERJİ oluşturma potansiyeline sahip olan çağdaş bir yönetim anlayışının sandıktan iktidar olarak çıkması ile birlikte, karanlıklar aydınlığa dönüşecektir.

Yorumlar