Adam 67 yaşında... Çevresi tarafından çok sevilen, saygın ve örnek gösterilen bir tip... Yaşamı boyunca şeref ve haysiyet pusulası ne tarafı gösterdiyse, dümenini o yöne çevirip, hep iyiliğe, doğruluğa, dürüstlüğe ve güzelliğe yelken açmış biri. Ama böyleleri, bilirsiniz, tıpkı dışkının sinekleri üstüne çektiği kadar, kötülerin ve pisliklerin ilgi odağı olurlar... İşi olmayınca kuyruğunu tartmaya başlayan, hatta ondan da sıkılan ne kadar “şeytan eniği” varsa, bu adamlar, hep bu iyilere musallat olurlar. “Cüce iblisler” bu yaşı yetmişe dayanan doğruluk anıtını da gözlerine kestiriyorlar ve “ülkesini yönetirken yolsuzluk yaptı; evini satın almak için, faizsiz kredi aldı, bir başka deyimle kendini sattı!” diyorlar. Yolsuzlukların kitabını yazacak kadar uzman olan bu zevatın, “çamur at izi kalsın” şiarıyla dile getirdikleri iddiaları, ağızlarından damlayan kusmuklar kadar iğrenç.

Cüce cins herifler familyasının, kalpleri de, beyinleri de cüce, ama Allah’ın işi işte, ağızları büyükşehir çöplükleri kadar büyük; her türlü pislik sığabiliyor, hela kokan ruhları tam bir metan gazı deposu...

İddialar karşısında adam, inanılmaz bir üzüntüye kapılıyor ama dimdik ayakta kalmayı başararak, evi için aslında arkadaşı olan birinden 1 milyon frank borç aldığını, ve bunu da faizleriyle birlikte son kuruşuna kadar geri ödediğini belgeleriyle kanıtlıyor.

Ama aslında kendileri hırsız olan ve muhatap oldukları herkesi kendilere benzetmeye uğraşan cüce alçakların hiçbir zaman anlayamayacağı bir süreç başlıyor; pislikten sıtkı sıyrılan ve alçakların yaptığını bir türlü hazmedemeyen adam, gittikçe yalnızlığı tercih edip, içine dönmeye başlıyor. Bir gün, bir çiçekçiye gidip, karısına bir demet çiçek yolluyor, daha sonra yolda şoförüne arabayı durdurtuyor, ve kanal kenarına inerek, korumasından gizlice aldığı tabanca ile intihar ediyor.

Bembeyaz ruhuna sıçrayan insan dışkısını temizlemeye çalışmak yerine, bedenini ortadan kaldırmayı tercih eden ve rakiplerini layık oldukları pisuvarın içinde bırakıp giden adam; Fransa’nın Sosyalist Başbakanı Pierre Bérégovoy.

Yıllar boyunca siyasetin arenası olan meclislerimiz kravatlarını marul yaprağı gibi kısa ve kalın bağlayan (“gamzeli” kravat gördüklerinde yanlış bağlanmış sanıyorlar!), kargadan başka kuş, griden başka renk tanımayan (bazen mecburiyetten lacivert de giyiyorlar!), bırakın ülkeyi-halkı kendileri için bile neyin iyi, neyin kötü olduğunu birbirinden ayırt etmekte zorlanan, kendi kendilerine düşmanlar ve dostlar icat eden, eşlerinin elbise bedenlerinden, çocuklarının kaçıncı sınıfa gittiğinden habersiz, saçlarını ve bıyıklarını boyatan, ekmek fiyatlarını bilmeyen, Meclis oturumlarında kafaları yerine yumruklarını konuşturmaları kaçınılmaz olan ve en trajikomiği “kendilerini bir şey sanan adamlar” ile doldu taştı...

Şaka, şaka...

Hepsi de böyle değillerdir mutlaka; ama büyük bir olasılıkla büyük bir çoğunluğu Bérégovoy’u da duymamışlardır bile...

Ben anlatıvereyim dedim; o meclislerde, “gerçekten yaşanmış haysiyet öyküleri”lazım olur insana.

twitter :1dogankarabulut

instagram :1dogankarabulut