Altay Ömer Erdoğan bu hafta gazetemizde, yazar Deniz Faruk Zeren ve eserlerine değindi.

Bu ilkbaharın ilk günlerinde evden işe giderken yol kenarına saçılmış ölü solucanlar görüyorum. Yolun orasına burasına saçılmış ıslak, parlak, şeffaf, açık kahverengi, gri, çamurlu, kımıl kımıl, büklüm büklüm,  hiçbir yere gitmeyen, ama hep kıvranan, kıvrandıkça asfalta yapışan, kimisi ortasından ikiye ayrılmış, kimisi yaralı, sağ ve salim olanları sırtlarında parlayan sabah güneşinin altında bir yerlere ulaşmaya çalışan solucanlar. Öbek öbek, teker teker. Uzun, kısa, küçük, büyük, kalın, ince, yaşlı, genç, yavru, solucanlar.

Günlerdir her sabah midem ağzımda geçiyorum oradan. Bakmadan geçmeye çalışsam birilerine basma ihtimalim çok yüksek. Bu ihtimali düşünmek bile istemediğimden başım önde, pür dikkat, ayaklarımın ucuna basarak, bazen üstlerinden zıplayarak geçiyorum aralarından. Nereden, nasıl, neden her sabah böyle yola saçılıyorlar? Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, o da öğlene kadar güvenli bir yere geçemeyenlerin hızla geçip giden arabaların tekerlekleri altında fena halde can verdikleri.

Birileri bir şeyler yapmalı. Ama bu ben değilim. Ben ne onları teker teker toplayıp yol kenarına, güvenli bir yere aktarabilirim, ne yaralı olanlarını iyileştirebilirim ne de başka bir şey. Ben onlara dokunamam bile.  Kaldı ki her sabah gördüğüm bu manzaradan ötürü yemek yiyemiyorum. Yiyemiyorum. Hele iki günde bir yemekhanede çıkan uzun makarnaya çatalın ucuyla bile dokunamıyorum. İyice haşlanmış, ucuz mısır yağıyla kavrulmuş pırıl pırıl, kımıl kımıl, beyaz, parlak uzun makarnaya. Anladınız mı? Ne zaman gözlerimi kapatsam o karanlıkla aydınlık arasında milyonlarca iç içe geçmiş solucan görüyorum. İç içe geçmiş, kımıl kımıl milyonlarca solucan. Hele bu ilkbahar yağmurları yok mu, hele bu ilkbahar yağmurları, o yağmurlardan sonraları, gör o solucanları da o zaman daha iyi anlarsın.

Bu sabah yine oradan geçerken sırtında beyaz naylon bir yağmurluk, ağzının kenarında tüten sigarası, bembeyaz saçlı bir dedeyi orada solucanları karşıya geçirmeye çalışırken gördüm. Ellerine baktım pamuk gibi beyazdı. Yüzüne baktım ıslak toprak gibi kederliydi ifadesi. Beni Parmaklarımın ucuna basarak oradan geçmeye çalışır halde görünce yüzüme bakmadan söylenmeye başladı “yukardaki zeytinlikleri vuruyola günlerdir, bu garipler hep o köklerden fışkırıveriyo burlara,” dedi. Sesinde kırgınlık vardı. Sanki bu ilkbahar yağmurları hiç yağmamış da toprak çoraklıktan damar damar çatlamış da ağzının içi o çorak toprakla doluymuş gibiydi sesi. Tane tane titriyordu sesi. Zerre zerre titriyordu. “Zeytinleri vuruyola, köklerinden köklerinden, götürüp atıveriyola, sonna da ne dikceklerse ağaçların yerine, canlarına diki dikiversinler de kör olsun rüzgârı zeytinlerin” diye devam etti. Bir anda on binlerce solucan üstüme üstüme yürüdü, bacaklarımdan yukarı doğru süründüler. Olduğum yere çakılıp kaldım. Gözlerim zeytinleri aradı. Koşup gitmek istedim zeytinliğe. Solucanlardan sıyrılamadım, kurtulamadım.  Kaçamadım. Onlara karıştım. Kaldım. Dede beni de aldı diğerleriyle beraber güvenli bir yere, yolun kenarına geçirdi, toprağa süründüm.

(Deniz Faruk Zeren’in Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu adlı okurla buluşan yeni öykü kitabından alınmıştır.)

Gecenin Not Defterinden / Mübeccel İzmirli Gecenin Not Defterinden / Mübeccel İzmirli

solucan yenigün2

Deniz Faruk Zeren

1977 yılında Siverek’te doğdu. Liseye kadar Siverek’te okudu. 1996 yılında başladığı Çukurova Üniversitesi Radyoloji Bölümü’nü bitirdi. İzmir’de sağlık emekçisi olarak hayatını sürdürmektedir.

Edebiyat çalışmalarına çeşitli öğrenci fanzinlerinde şiir, düzyazı ve öykü yazarak başladı. 2010 yılında ‘‘Dört Mevsim İlkbahar” adlı şiir kitabı yayınlandı. Kitap 1. Adnan Yücel Edebiyat ve Sanat Festivali’nde ödüle değer görüldü. Sanat ve Hayat, Güney, Sancı gibi çeşitli dergilerde, gazetelerde ve dijital yayınlarda şiir, öykü ve düzyazıları yayınlandı. Zerya ve Yasak Kitap'tan sonra son öykülerini topladığı kitabı Tam Ağlayacaktım Arkadaşlar Dokundu geçtiğimiz ay okurla buluştu.

Solucan yenigün