07.05.2016, 21:00

Sorumluluk nerede?

Osmanlı İmparatorluğu'nun tahtına sahip Kanuni Sultan Süleyman, zamanının tüm zenginliklerine sahip iken sarfettiği bir söz ile sağlığın aslında ne kadar da önemli olduğunu dile getirmiştir...

O söz;

 “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi.

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”dir.

*

Gidelim M.Ö 480’e, Hipokrat dönemine.

“Kişinin vücuduna karşı sorumlu olduğunu ve sağlam bir kafanın bir vücutta olacağını” sağlıklı yaşamın temel ilkesi olarak  vurgulayan Hipokrat’ın sorumluluk düşüncesi, acaba modern çağda neden arka planda?

Çağdaş yaşam ve suni düzende beden ve ruh uyumu işte bu sorumluluğun altında gizli.

*

İnsanın kendi bedeni ve ruhuyla sağladığı uyumu zedeleyen gerçekler, modern dünya sahipleri tarafından gizliden gizliye sürekli empoze halinde sunulmakta bizlere.

Gün geçtikçe hem insan ve doğa, hem de bireyler arasında oluşan uçurumun büyümesine yol açıldığından dolayı sağlığımızı bozarak yaşantımızı istediğimiz şekilde şekillendirmemekten aciz duruma düştük.

Depresyon, ruhsal bozukluklar, uykusuzluk, hırçınlık, öfke, saldırganlık, dengesizlik ve stresin yanında hızla yukselen diyabet ve obezite günümüzün artık olmazsa olmazları.

*

Yapmamız gereken o kadar çok şey var ki aslında.

Ancak artık yorulduk.

Gerçeklerle yüzleşmek ve yüzleştiğin gerçeklerde kendini bulmak zor bir durum.

Kendini bulan, anlayan, tanıyan bir çok kişi var, ancak çok azımız mücadele içinde.

Bedenden alınan o kadar toksit madde, bize dayatılan o kadar çok gıda terörü var ki, aklımızın almadığı oyunları bile bile kabullenir duruma geldik.

*

Günümüzde üretim teknolojisi arttı ve ürün kaliteleri artırıldı, kayıplar azaldı, hazır gıdalar çoğaldı ve akabinde de tüketim arttı.Ve sonuç olarak değişik besinler üretildi.

Yani planlanan bir besin sektörü var ve o hızla geliştiriliyor.

Besinlerin dayanma süreleri artırılıyor, ancak zararlar katlanıyor.

Aslında tüketiciler arasında alerjik ve toksik reaksiyonlar görülmesi de arttı.

Kısaca bedenimiz isyanda bir nevi.

Son dönemlerdeki bilinçlenme ile, GDO’lu ürünlere, katkılı ve koruyuculu ürünlere başkaldırılar da arttı. Ancak başkaldırılara da değişik kılıflar da türetildi.

*

Peki renklendiriciler, koruyucular, antioksidanlar, emülsifiyerler ve stabilizörler, tatlandırıcılar, aroma vericiler, çözücüler, polifosfatlar kısaca geniş amaçlı gıda katkı maddelerini gıdalarda tüketirken bunlar hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz?

Sizler ne kadar bilinçli tüketicisiniz?

Hızlı endüstrileşme ve kentleşme hazır yiyeceklere olan talebi arttırken, çocuklarımızın ileride kısırlık gibi bir tehlike ile karşılaşma ihtimallerinin arttığını da biliyor musunuz?

Gıdalara çok değişik kimyasal maddelerin katılmasının sadece kanseri arttırmadığını, genetiğimizin de bozulduğunu biliyor musunuz?

*

Ve en önemlisi metropol yaşamda mahkum olduğumuz toksinler, hormonlar, şeker, katkılı yiyecekler, koruyucular, GDO’lar, renklendiriciler ile her yerden sarmalandık.

Tutsak edildik.

Soluduğumuz  pis hava nasıl bize miras bırakıldı ise, bizler de gelecekteki çocuklarımıza hormonu, hibriti, toksit maddeleri miras olarak bırakacağız, ona üzülüyorum.

‘V For Vendetta’ filmini bilir birçok kişi.

Ve oradaki bir replik aslında dünyamızın ne kadar da örtülü yaşadığını bize hatırlatır.

Der ki; "Siyasiler gerçeği örtmek için yalan söylerler."

Sürekli gerçekler örtülü değil mi?

Dayatmalar ile zehirlenmiyor muyuz?

Kirletilmiyor muyuz?

Sorumluluk nerede, sorumlular nerede?

*

Uyanık olun!

Ve her geçen gün yeni, zararlı bir madde daha çıkıyor bilin.

Her geçen gün kanser içerikli gıdalar gündeme getiriliyor, bilin.

Dünyanın gidişatı zararlı maddelere, kimyasallara göre şekilenmekte, bilin.

Teknoloji gelişiyor, dünya küçülüyor ancak sağlık sorunları da, toksit maddeler de peş peşe geliyor, bilin.

Kimyasallarla yaşama ile zorlanmamız  her geçen gün bir çığ gibi büyüyor, bilin.

Ve bilin ki, bu büyüme bir gün gelecek bizi yutacak.

 

Dip notlar;

 

Toksin birikimi...

Vücudumuz sürekli salgı salgılar ve korunmaya çalışır….

Ancak bazı olumsuzluklar nedeni ile, toksinler bedenimizde birikmekte…

Bunlar;

Kirli hava...

Koruyucular...

Renklendiriciler...

Katkı maddeleri...

GDO’lu yiyecekler...

Hormonlu yiyecekler...

Kısaca, beden ne kadar salgı saldılarsa salgılasın bu toksinlerden arınamaz, üstelik kan bu şekilde pislikle dolacağı için, salgı organları aşırı çalışır ve yorulur…

Ve ortaya çıkan sonuç…

Kronik ve aşırı yorgunluk, stres…

Duygu boşalmaları ve gerginlikler…

Direnç düşmeleri…

Obezite...

Diyabet...

Kalp sorunları...

Kanser...

Toksinler sebebi ile bedenin direnci düşer, zayıflar (güç yönünden) ve bir çok hastalığa zemin hazırlanır.

Yapılacak tek şey dayatılan gıda terörüne dur demektir.         

 

 

Pozitif düşünce...

Bir çok kültürde, ana tema olarak işlenmiş ve kabul görmüş bir düşünce tarzı olan pozitiflik,         özellikle Asya kültürü ve Hint kültürünün geniş çerçevesinde yer alır.

Pozitif düşünce tarzı, aslında beynimizden, ruhumuzdan bir çok kötü düşünceyi aldığı gibi, bu düşüncelerin de bedenimizden silinmesini sağlar.

Sağlıklı hayat seçiminde kalp krizi geçirmeyi garantilememek değil, olasılıkları azaltmak amaçtır.

Bu nedenle.;

Kalplere atılan negatif düşüncelerin yerini güzellikler aldığı takdirde, insanlığa yararlı hizmetler yapılabilir.

Ve tabii ki sonuç olarak da ruhsal ve bedensel rahatsızlıkların önüne geçilebilir.

Ve diyoruz ki, dayatmalar ile bize sunulan, empoze edilen yanlışları ve iyiymiş gibi gösterilen tarzları kabul etmiyoruz, sadece ruhumuzu sevgi ile beslemek istiyoruz.

 

Anneler Günü...

 

Tüketim dayatmalarından bir demet yaşarız her yıl.

Ve bu dayatmanın, çılgınlıkların bir diğer adı da ‘Anneler Günü’ adı altında gelişir.

Sizi doğuran, seven, şevkatini esirgemeyen biricik annenizi bir gün hatırlayacaksanız eğer, lütfen o günü kutlamayın.

Her an kalbinizden sevgi akıtacaksanız şayet, 365 gün sizin ve annenizin günüdür.

Hediye vermek maddi değil, manevidir.

Onun verdiği şevkati siz misli misli verin...

Sevginizi daim sıcak tutun...

Mutlu kalın...

 

 

Fıkra;

Temel ile Fadime biraz kültür ve sanatla ilgilenmeye karar vermişler.

Bunun üzerine tiyatroya gitmiş ve bilet kuyruğuna girmişler.

Arada hangi oyuna bilet alacakları konusunda da fikir edinmek için etraflarına bakınıyor, kulak kabartıyorlarmış:
-Kerem ile Aslı’ya 2 bilet.
-Romeo ve Juliet’e 2 bilet.
-Yusuf ile Züleyha’ya iki bilet.
Sıra bizimkilere gelmiş:
Temel ile Fadime’ye 2 bilet.

 

Günün sözü;

 

“Ben dalgın insanları çok severim.
Bu onların iyi olduklarını, fikir adamı olduklarını gösterir.
Zira kötüler ve boş kafalılar, her zaman uyanıktırlar…”

Prens De Higne

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@