E. Helil İnay Kınay'ın 17 Haziran 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Yaşam kaynaklarımızın, yaşam alanlarımızın tahribatı ile birlikte büyüyen sorunlar ve bu sorunlara yönelik farkındalık ve çözüm önerileri getirilmesi amacı ile yürütülen mücadeleler devam ediyor. Haziran ayı, çevre ve yaşam mücadelesi için de farklı anlamlar içeriyor.

Birleşmiş Milletler tarafından çevre sorunlarına yönelik farkındalığın arttırılması, dikkat çekilmesi amacı ile her yıl farklı tema ve etkinlikler ile değerlendirilmesi için 1972 yılında karar altına alınan ama “Kutlamaya” dönüşen 5 Haziran Dünya Çevre Gününü;

Birleşmiş Milletler tarafından alınan karar ile; herkesin kaliteli ve güvenli beslenme hakkına dikkat çekilmesi, farkındalık yaratılması amacı ile olarak karar altına alınan 7 Haziran Dünya Gıda Güvenliği Günü’nü geçirdik…

Bugün 17 Haziran; “Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü”.

17 Haziran 1994 tarihinde imzalanan, Aralık 1996’da yürürlüğe giren "Birleşmiş Milletler Afrika Başta Olmak Üzere Ciddi Kuraklık ve/veya Çölleşme Yaşanan Ülkelerde Çölleşme ile Mücadele Sözleşmesi" imzalandı. Çölleşme sorunu ile ilgili olarak yasal bağlayıcılıklar ortaya koyan uluslararası bir anlaşma olan bu anlaşmanın imzalandığı tarih olan 17 Mayıs, Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya  Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü” olarak belirlendi.

Her üç günün de anlamı ve içeriğindeki ortak nokta; ortaya çıkış sebepleri ile birlikte  50 yılı aşkın geçmişinden beri bireysel, kurumsal, ulusal ve uluslararası her ölçekte tehlikeyi, farkındalığı ve acil çözümleri ortaya koymak. Çevre, yaşam, su ve gıda birbirinden bağımsız değil. Doğa, canlı yaşamı, ekolojik döngü, yaşam kaynaklarımız olan hava, su, toprağımız; varlıkları, yoklukları, kirliliği ile insan eliyle afete dönüştürdüğümüz,  büyük bir savaşın içerisinde yaşam mücadelesi veriyor.

Nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme, doğal varlıkların kontrolsüz tüketimi, ormansızlaşma ile birlikte bunlara bağlı olarak ortaya çıkan iklim değişikliği ile su kısıtlılığının artması, kaynakların tükenmesi, kirlilik, aşırı doğa olayları dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşam için tehdit oluşturuyor. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerini aşırı sıcaklar, soğuklar, kuraklık, yağış rejimindeki değişiklikler, afet sayısı ve türündeki artışlar, kayıplar ile son yıllarda çok daha ağır yaşıyoruz. Hava sıcaklıklarındaki değişiklikler, su kaynaklarına etkiler, kuraklık, çölleşme ile su yoksunluğunu yaşarken, bir taraftan da tarıma etkileri, ürün deseni ve kalitesindeki etkiler ile gıda ve yaşam sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Bu sürecin ekolojik denge ve canlılar üzerindeki etkileri de değerlendirildiğinde su, gıda ve dolayısıyla yaşam sorunu büyüyor.

Geçmişten bugüne tabloya baktığımızda sıcaklıkların arttığı, yağışın azaldığı, gelen yağışın da kaynakları besleyecek yeterlilik ve kalitede olmadığı gibi, kentleşme ve altyapı eksiklikleri ile sele, afete dönüşüyor.

Yapılan araştırmalar; sıcaklık artışından Güney Doğu ve İç Anadolu gibi kurak ve yarı kurak bölgelerle, yeterli suya sahip olmayan Ege ve Akdeniz bölgelerinin daha çok etkileneceğini ortaya koyuyor. Dünya Bankası’nın 2016 Yılı Raporu’na göre iklim değişikliği nedeniyle en fazla kuraklık yaşayacak ülkelerin başında ülkemiz de bulunuyor. Dünya Bankası Raporu’na göre; Kuraklık nedeni ile ülke ekonomisinin küçüleceği, göç sürecinin yaşanacağı ve yaşanacak büyük kuraklığa karşın alınacak önlemlerin yetersiz kalacağı üzerine karanlık bir tablo çiziliyor. (World Bank, 2016). İklim değişikliğine bağlı olarak tarımsal üretimdeki azalma ve verimin düşmesi nedeni ile gıda sorunu ile birlikte özellikle kırsal bölgelerde yaşanacak sosyo ekonomik sorunlar da kuraklığın etkisi olarak karşımıza çıkıyor.

İklim değişikliği etkisi ile birlikte şiddeti artan kuraklık süreci, nüfus artışını da değerlendirdiğimizde ülkemizde kişi başına düşen su miktarının oldukça düşeceği ve kuraklık şiddeti ve etkisini çok daha büyük hissedeceğiz. Su havzalarının, kaynaklarının, sulak alanların korunması ve yönetiminin en önemli etken olduğu süreçte, maalesef ülkemizin su yönetimi karnesine baktığımızda kalite ve miktar olarak tablomuz yine karanlık.

Ülkemizde son 50 yılda çok büyük oranda sulak alan yok edildi. Buna bağlı olarak su havzalarımızda, suyun miktar ve kalitesi ile ilgili Su Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından yapılan çalışmalarda, yüzeysel su kaynaklarımızın % 70’inin kirli olduğunu gösteriyor. Havzalara yönelik yapılaşma, sanayi, tarım, madencilik gibi baskılar da sorunu büyütüyor. Yeraltı sularımızda da kontrolsüz aşırı çekimler ve su kirliliği benzer sonuçla sorunun büyüklüğünü ortaya koyuyor. Bu kirlilikle ilgili Su Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından nehir havzalarında yürütülen Nehir Havza Yönetim Planı Raporları’nda da belirtildiği üzere su kalitesi sorunun havzaya özgü problemler olarak doğrudan evsel atık su deşarjları, düzensiz katı atık depolama, yetersiz endüstriyel atık su  arıtımı, zeytincilik işletmeleri kaynaklı sızıntı suları, kontrolsüz pestisit ve gübre kullanımı, madencilik faaliyetlerinin oluşturduğu kirlilik, jeotermal faaliyetlerinin oluşturduğu kirlilik ve diğer birçok sebep gösterilmiş, bu kapsamda oluşturulan eylem planları uygulama süreçlerine ilişkin değerlendirmelerde de önlemlerin uygulanması halinde bir su kalitesindeki iyileşmenin standartları sağlaması mümkün görülmediği raporlarda ifade ediliyor.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü 2021 Yılı İklim Değerlendirmesi’ne göre;

Sıcaklıklar mevsim ortalamalarının üzerinde, özellikle mayıs ayı 2.6°C’lik farkla son 50 yıl içerisindeki 1. sıcak Mayıs olurken, Ocak ve Temmuz ayları ise kendi ayları içerisinde 2. sıcak aylar olmuş. 2020–2021 yılı Kış mevsimi ortalama sıcaklığı 6.2°C ile mevsim normallerinin 2.6°C üstünde, 2021 yılı İlkbahar mevsimi ortalama sıcaklığı 13.2°C ile mevsim normallerinin 1.2°C üzerinde gerçekleşmiş.

Türkiye’nin büyük çoğunluğu yarı kurak iklim şartlarının etkisi altında. Türkiye’de kurak ve yarı kurak alan miktarı 51 milyon hektar, yani, Türkiye’nin %37,3’ünde yarı kurak iklim şartları hüküm sürmektedir. Bu nedenle hem su kaynakları hem de genelde yağışa bağımlı olan kuru tarım nedeniyle yağışın miktar ve dağılımında meydana gelebilecek değişiklikler ciddi bir şekilde etkilerini hissettirebilmektedir

2021 yılında, Ege Bölgesinde Aydın, Denizli, Kütahya ve çevrelerinde, Akdeniz Bölgesinde Antalya, Burdur, Mersin, Osmaniye, Kahramanmaraş, Kilis ve çevrelerinde, İç Anadolu Bölgesi’nde Ankara (Beypazarı), Çankırı, Konya (Yunak), Karaman, Kırşehir (Kaman), Nevşehir, Sivas ve çevrelerinde, Karadeniz Bölgesi’nde Artvin, Trabzon ve çevrelerinde, Doğu Anadolu Bölgesi’nde Erzurum, Ardahan ve çevreleri hariç diğer kesimlerinde, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tamamında değişen şiddetlerde meteorolojik kuraklık etkili olmuş.

Türkiye 2021 yılı alansal yağış toplamı  1991-2020 normalinin  %9 altında gerçekleşmiş. 2021 yılı aylık alansal yağış toplamları Şubat, Nisan, Mayıs, Ekim ve Kasım aylarında normallerinin altında, diğer aylarda ise normallerinin üzerinde gerçekleşmiş.

2021 yılında Marmara, Karadeniz ve İzmir normalden %40-60 daha fazla yağış alırken, Güneydoğu Anadolu Bölgesi normalden %40-80 daha az yağış almış.

Ülkemizde, özellikle 2018 yılından itibaren meteorolojik afetlerin oluşum sayılarında belirgin bir artış görülmektedir. Fırtına, şiddetli yağış/sel ve dolu afetleri her yıl meydana gelmiştir.

2010-2021 periyodunda ülkemizde şiddetli yağış sel afeti en fazla Antalya, İzmir, Balıkesir’de meydana gelmiştir. Ülkemizde 2010-2021 tarihleri arasında Ege’de Muğla, Manisa, Aydın, Marmara’da İstanbul, Bursa, Karadeniz’de Samsun, Ordu ve Giresun’da çok fazla sel afeti meydana gelmiş,

Türkiye'de son 12 yılda aylık şiddetli yağış ve sel afeti en fazla Haziran’da olmuş. Son 12 yılda Haziran ayında şiddetli yağış ve sel afeti 500'den fazla meydana gelmiş, aylık dağılıma bakıldığında yine mayıs ayında 200'den fazla sel afeti yaşanmış.

Haziran ayında yaşadığımız yağışlar can vermedi, can aldı. Yine plansız kentleşme, betonlaşma, ormansızlaşma, topraksızlaşmanın acı sonuçlarını yaşadık.

Tüm bu rakamlar, kamusal raporlar, bilinen gerçekler ve zorunluluklara rağmen gerekli çalışmaların yapılmaması, yönetim politikaların kamu ve doğa yararı doğrultusunda koruma, kullanma, planlama dengesinde yürümesi gerekirken, alınan kararlar ve uygulamalar tam tersi bir süreci gösteriyor ve geri dönüşü olmayan noktaya gidiyoruz. Bütünsel planlama, koruma ve kullanma sürecinin, kamusal denetimin etkin yürütülmediği noktada korunması gereken, yaşamımızın sürdürülebilirliği açısından hayati değeri olan alanlarımızda, orman, tarım, mera, sulak alanlarda son 20 yıllık süreçte %50'lere varan oranda kayıp ve tahribat söz konusu. Yaşam kaynağımız hava, su, toprak kirli…

Verilere, rakamlara, bedellere, ekonomiye bakarken yaşamın verilerine, ekonomisine, faturalarına da bakalım.

Alan kayıpları, yaşamın sürdürülebilirliği, yürütülen yanlış politika ve uygulamalar nedeni ile karşı karşıya kaldığımız kirlilik, sağlıklı su ve gıdaya erişememe, afetler, iklim değişikliği ile ilgili yaşadıklarımız, sürdürülebilirliğe ilişkin söylemler atılan imzalar ile devam ederken kamu eli ile yürütülen mevzuat ve planlama denetim çalışmalarının korumaya yönelik daha etkili olması zorunluluğu ortada.

Dünya Çevre Günü bu yılki teması “Tek Bir Dünya”,

Dünya Gıda Güvenliği Günü; “Herkes İçin Erişilebilir Güvenli Gıda ve Su”,

Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü’nün bu yılki teması "Kuraklıktan Beraberce Çıkmak".

 Tek bir dünya, birlikte mücadele, bireysel farkındalık, tasarruf, koruma çağrıları yapılıyor. Sözler ortak ama eylemler ne durumda? Bu sonuçlara sebep olan politika ve yöntemler, kirletenler sonuçlarının bedelini ödemiyor. Hepimiz yaşamımızla ağır bedeller ödüyoruz. Farkında mıyız?  Neredeyiz? Ne yapıyoruz?

Yaşam mücadelesi için hep birlikte, omuz omuza güçlü, örgütlü olmak, yaşama, her canlıya sahip çıkmak, yaşam adaleti herkes için en önemli görev ödev farkındalık… Mücadeleyi omuz omuza büyütmek dileği ile…