Uğur Şimdi'nin 21 Haziran 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Artan dünya nüfusu ve mevcut kaynakların kullanımı arasındaki ilişki, küresel ısınmaya bağlı iklim değişiklikleri ile beraber daha etkin bir darboğazın içine girdi. Bunun yanında dünyada yaşanan savaşlar, pandemi ve çok boyutlu küresel krizler, gıda tedariği konusunun kamuoyu tarafından daha fazla konuşulmasına sebebiyet verdi. İklim değişikliklerine bağlı olarak ürün veriminde azalmalar yaşanıyor. Ayrıca yeni karşılaşılan ve daha önce kullanılan ilaçlara karşı bağışıklık kazanmış hastalık ve zararlılar ile karşı karşıyayız. Büyük sorun da bu gidişatla, dünyanın bundan sonraki dönemlerde daha optimal iklim koşullarına kavuşamayacak olmasıdır. Kuraklık krizi de ürün yetiştirme ve yönetimi problemlerini beraberinde getirmektedir.

Dünya dengesinin daha fazla üretim ve savurgan gelişim yaklaşımı yüzünden bozulduğunu söyleyebiliriz. Bu dengeyi yerine getirmek yine hiç şüphesiz insanoğlunun elindedir. Bir çok çevre hareketi ve ülkeler arası protokolün uygulamamasının, ekonomi ve finans kaynaklarından dolayı olduğunu biliyoruz. Mali kaynakları yeterli olanların her türlü ihtiyacını temin edebileceği, diğerlerinin ise akıbetinin ne olacağını kimsenin düşünmediği ikili bir form yapısı oluşturuluyor sanki.

Devletler dünyayı sanayi, beton ve savaş ekonomisine çevirmişken, toplumun algısı doğal üretim, organik yaşam, ekolojik sistem gibi kavramların ön plana çıkmasına izin vermiyor adeta. Doğruluğuna ekseriyetle kanaat getirdiğimiz bazı durumlar karşısında çelişkili bir hayat yaşıyoruz. Hastaneler teşhis edilemeyen yeni vakalar, tanımlanamayan hastalıklarla doldu. Bunun yanında randevu alabilmek ayrı bir sorun iken daha fazla hasta için de daha fazla hastane inşaat alanına ihtiyaç var. Bu da gösteriyor ki gıda politikamız sağlıklı gıdaya erişilebilirlik alanında pek de etkin değil. Bugün bir çok ülkede, kimyasal kalıntısı olmadan üretim yaygınlaştırma çabaları gösterilirken bizler, konunun uzmanı olmayan kişiler tarafından bu işin ne kadar imkansız olabileceği ile ilgili hitaplara maruz kalıyoruz. Aslında Türkiye’de gıda güvenilirliği kısmında yoğun denetim ve faaliyetler gerçekleştirilmektedir. Bilindiği üzere, taklit ve tahşiş yapan firmalar zaman zaman medyada lanse edilmektedir. Aynı isimde farklı ürünlerde ya da aynı kişiler tarafından farklı firmalarca defaten bu faaliyetler yürütülmektedir. Buradan da anlıyoruz ki aslında bu konuda çok da caydırıcı bir yapı mevcut değil. İnsana değer veren ülkeler tarafından sağlıklı gıda üretmek, sağlıklı gıdanın arzını doğru bir şekilde yönetebilmek için çok büyük emekler verilmektedir. Sadece para kazanma ekseni odaklı tüm faaliyetler anlamsız olmakla beraber, sağlığa zarar vermiyor diye beyan ettiği içeriği de üretmeyenler aslında toplumsal suç işlemektedirler. Bunun yanında tüketici bilinç düzeyi konusunda da farkındalık çalışmaları yapılması elzemdir. Tabii ki bugün ülkenin gerçekliği ile bahsettiğimiz konuları aynı anda irdeleyecek olursak, insanlar yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlayabilmek için gıdanın niteliğinden çok fiyatıyla ilgili durumlardalar. Haliyle; bugün, gelişmiş teknoloji ile aynı anda kullanabilir harikalar yaratabiliyorken toplum sağlığını etkileyecek güvenilir gıdaya ulaşma anlamında aynı yeterliliğe sahip olamıyoruz. Bunun üzerine bir de sistemin açıklarını kovalayanların etkin olduğunu düşünürsek, büyük bir faciayla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Düşük maliyetli ürün elde etmek için yapılan faaliyetler, yüksek gıda enflasyonun içerisinde neredeyse muteber görülecek hale gelmiştir. 

Tarımda öncelikli olarak planlama ve girdi maliyetlerini düşürecek çalışmalar yapılmazsa, durumun daha iyiye gideceğini söylemek için olumlu bir tutumdan fazlası gerekir.

Gelişmiş devletler, bugün bu farkındalığı sağlamış durumda, denetim sistemleri ve akreditasyonlar üretmekteler. Biz ise kıyısından köşesinden bu trene atlayıp, düşmemek için çaba sarfedenleriz adeta. Daha az savurganlıkla yeterli olanı sağlıklı bir şekilde tüketmek imkansız değil. Sadece doğru politika üretmek ve uygulayabilmek doğru meseledir. Yapılamaz, yapılmaz algısı yerine, müspet sonuç getirecek çalışmalara emek sarf edilmelidir. Bu aşamada Atatürk Orman Çiftiliği (AOÇ)’nin yapılmadan önceki sürecinde, Atatürk ve Tahsin bey arasında geçen iki anekdot bize yol gösterici olmalıdır. Birincisi “Burada bir şey yetişmez. Ya paranızdan ya da zamanınızdan olursunuz” diyen Tahsin Bey’e “Ben zor olanı yapayım da siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız” demesi ve burada bir şey yetişmez raporuna “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez!” cevabıdır. Sonrasında bilindiği gibi AOÇ, devletin gözdesi ve simgesi olmuştur. İnançlı bir kararlılık, titiz bir çalışma, işi ehline verme ve başarı arkasından gelmiştir. Bugün bunları tekrar başarmak için, emin olun çok daha fazlasına ihtiyacımız yok. Titreyip, kendimize dönmekten başka çaremiz yok. Hedeflere sadık kalmaya, çok çalışmaya ve emek üretmeye ihtiyacımız var. İnanın dostlar, ancak bu şekilde daha iyi ve onurlu bir yaşam mümkün kılınacaktır…

Bu haftaki iyi şey İnciraltı Kent Ormanı; deniz ve ormanın buluştuğu şehrin nefes aldıran eşsiz güzelliğinin tadını çıkarın.