27.09.2021, 07:53

TOPLUMSAL SORUMLULUKLARIMIZ - 1

Toplumsal sorumluluk: bireyin, “İçinde yaşadığım toplumun geleceğinin daha iyi olması için ben de bir şeyler yapabilirim” düşüncesiyle, olanaklarını, zamanını, emeğini, bilgisini ve deneyimlerini ortaya koyabilmesi yeteneğidir. Bireysel sorumluluğa sahip kişilerin bulunduğu bir toplumda, toplumun hedeflerine odaklanan ve bu doğrultuda gönüllü olarak görev üstlenen bireyler, gelişimin ve ilerlemenin temel dinamiğini oluştururlar.

Toplumsal sorumluluk: acı çekenlerin ve dezavantajlı kesimlerin yararına hareket etmek, onları savunmak, onlara yardım etmektir. Toplumsal sorumluluğun en değerli çıktısı dayanışma olgusudur. Dayanışma, acıların nedenlerini anlamak ve acı çekenlerin yanında olmaktır. Dayanışma: yokluktan, kaynakların eşitsiz dağılımından, sosyal ihmal ve adaletsizlikten doğan sorunlu süreçlerin onarımı için gereklidir. Yoksulluk, açlık, evsizlik ve geçinme araçlarının yokluğu en büyük insan hakları ihlallerini oluşturmakta; acının yoğun olduğu durumlarda, dayanışmaya daha fazla gereksinme duyulmaktadır.

Özetlemek gerekirse: ayrıcalıklı olanların, yaşadıkları toplum içinde kendilerine kıyasla dezavantajlı durumda olan kişilere karşı sorumluluğu bulunmaktadır. İdeale ulaşıldığı konumda: yarin dudağından gayri sahip olduklarımız paylaşılmalı ve gereksinmesi olan insanların gönenci için kullanılmalıdır.

Üretilen değerlerin paylaşım biçimlerini, üretim ilişkilerinin tarihsel dinamiği içinde ele alarak, toplumsal sorumluluk kavramının evrimini irdelemek istiyorum:

Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli eserinde şöyle diyor: “Toplumun ilkel aşamalarında üretim, ortaklaşa idi. Ne çalışan ne de çalıştıran sınıf vardı bu dönemde. İnsanların ürettikleri ürünlerin tüketimi de ortaklaşa idi”. Bu sözcükler, toplumun tüm bireylerinin güçleri ve yetenekleri oranında üretime katıldıkları; kişisel iş aletleri dışında kalan tüm üretim araçlarının topluma ait olduğu ve ortaklaşa kullanıldığı ilkel komünaltoplumu tanımlamaktadır. Bu ilkel aşamada, yalnızca cinsiyete dayalı bir iş bölümü vardır ve özel çıkarlar söz konusu değildir. Kişiler, emeklerinin karşılığında: ortak üretimden pay alarak gereksinmelerini giderirler ve kendi kendilerinin efendisi durumundadırlar. Bir diğer deyişle, bireysel ve toplumsal çıkarlar arasında mutlak bir uzlaşma vardır ve “toplumsal sorumluluk” duygusu, tüm bireylerin davranışlarına egemen durumdadır.

İkinci aşamada, iş bölümünün ortaya çıktığını ve toplumda sınıfların oluştuğunu görüyoruz. Sınıfsal ayrımın göründüğü ilk ekonomik sistem olan köleci toplum, aynı eserde şu şekilde anlatılıyor:

  • İş bölümü, bireylerin üretim yeteneklerini arttırdı ve onlara, temel gereksinmelerinden daha fazla üretme olanağını sağladı. Her bireyden, onun yaşamını riske sokmadan alınabilecek bir artı değer oluştu.

Bu gelişme ile birlikte, “efendi” diye isimlendirebileceğimiz güçlüler, “köleler” olarak anılan bazı güçsüz kişileri kendi üretim araçları gibi kullanarak mülkiyetlerine aldılar ve onların sahipleri oldular”.

Bu durum, emeğin özgürlüğünü yitirmesi sürecinin başlangıcını oluşturmakta; bireysel ve toplumsal çıkarlar arasındaki uzlaşmaya son vererek, toplumsal sorumluluk duygusunu doğal bir yetenek olmaktan çıkarmaktadır. Bu süreçte kölelik düzenine son vermek amacıyla yola çıkan Spartaküs ve Robinhood gibi kahramanları, o dönemin toplumsal sorumluluk önderleri olarak nitelendirebiliriz.

Köleci toplum ile başlayan sınıflı toplum düzeni, feodal ve kapitalist toplumlarda yeni sınıfların oluşması suretiyledevam etmiş; bir anti-tez olarak emeği özgürleştirme, bireysel ve toplumsal çıkarları uzlaştırma savı ile ortaya çıkan sosyalizm ise, en azından uygulama bağlamında başarılı olamamıştır.

Tarihsel materyalist anlayışa göre, emeğin gerçek özgürlüğü: insanların yetenekleri oranında ürettikleri değerlerden diledikleri ölçüde pay alacakları komünist toplum düzeninde elde edilecektir. Emeğin özgürlüğüne kavuşabilmesi için: bireyin kendine yettiği ilkel komünal toplumdan, teknolojinin sağladığı olanaklarla, istendiği kadar tüketimi karşılayacak miktarda üretimin yapıldığı komünist topluma giden bir sürecin yaşanması gerekmektedir. Bu ideal sona ulaşılması ile birlikte, bireysel ve toplumsal çıkarlar arasında yeniden bir uzlaşma sağlanacaktır.

Sonuç olarak toplumsal sorumluluk, günümüzde egemen olan üretim ilişkileri bağlamında, çaba göstererek geliştirilmesi gereken bir yetenektir. Her bireysel yetenek gibi, toplumsal sorumluluk duygusunun geliştirilmesi de eğitim süreci ile doğrudan ilişkilidir ve konuya ülkemiz özelinde baktığımızda, tablo aydınlık değildir. Hak ve adalet ilkelerine saygılı olan ve erdemleri yüksek değerler olarak benimseyen insanları yeterince yetiştiremediğimiz için:

  • Vergi kaçakçılığı, istifçilik, adam kayırma, partizanlık, ticari ahlaksızlık ve kamusal alanda yolsuzluklar bu derece yaygındır,

  • Kuyrukta öne geçmeye çalışan sözüm ona açıkgözlü (kurnaz) kişiler çoğunluktadır,

  • Sürücüler diğer sürücülerin ve yayaların haklarına saygı duymamakta; ülkemiz, trafik kazalarında dünya klasmanının ön sıralarında yer almaktadır.

Bunlara ekleyeceğiniz birçok örnek bulunduğunu ve bu durumlardan her birimizin yakınmaları olduğunu biliyorum. Görüldüğü gibi ortada övünülecek bir toplumsal tablo bulunmamaktadır. Çevremizde çok sayıda "gemisini kurtarmaya çalışan kaptan", "görev ve sorumluluk duygusu yeterince gelişmemiş aydın", "rüşvet almayı yadırgamayan görevli" vardır.

Bu olumsuz durum bir kader midir? Elbette hayır. Bu konudaki düşüncelerimi bir sonraki yazıda paylaşacağım.

Yorumlar