Genel anlamda bir Doğu Akdeniz Bölgesi’nden söz etmek gerekirse, yüzölçümü olarak yaklaşık 90.000 mil karelik bir alan kaplayan bölgenin, kuzey-güney mesafesi 340 mil, doğu-batı mesafesi ise 450 mil olarak bilinmektedir.Türkiye, Yunanistan ve Libya hattıyla başlayan bölge doğuya doğru Mısır, Filistin, İsrail, Lübnan ve Suriye kıyıları ile çevrilidir. Ayrıca Doğu Akdeniz; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına göre merkezi konumda bulunan, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya’da bulunan enerji rezervlerinin Avrupa’ya taşınmasını sağlayan, tüm Akdeniz Coğrafyası ile birlikte dünya ticaretinin yaklaşık üçte birinin yapıldığı çok önemli bir kesişim noktasıdır. Asıl meleye bakarsak Türkiye açısından ne ifade ediyor. Türkiye, petrolde %94, doğalgazda %99, kömürde ise %90 oranında dışarıya bağımlıdır. 2019 yılına baktığımızda ülkenin doğal gaz ithalatı 45,2 milyon metreküp, petrol ithalatı 44,8 milyar ton olarak gerçekleşmiştir.Türkiye bu enerji kaynaklarının önemli bir kısmını ağırlıklı olarak Rusya, İran ve Irak gibi Avrasya ve Ortadoğu ülkelerinden karşılamaktadır. Bu nedenle dışarıya olan enerji bağımlılığını azaltmak için ülkelerin kendi enerji kaynaklarını verimli bir şekilde kullanabilmeleri adına gerekli ulaşım ağını ve teknolojik alt yapıyı oluşturmaları gerekmektedir. Bu sayede dış politik krizler, uluslararası afetler ve yüksek maliyetler gibi sorunlar yaşanma ihtimaline karşı enerji güvenliğinin sağlanması noktasında adımlar atılmış olur. Türkiye, mevcut coğrafi konumu itibarı ile Rusya ve Orta Asya ülkelerinden Avrupa’ya ulaşan petrol ve doğalgaz ihracatı için önemli bir geçiş noktası oluşturmaktadır, fakat kendi hidrokarbon rezervlerine sahip değildir. Bu sebeple Türkiye’nin, enerji ihtiyacının yaklaşık % 75’ini başta Rusya, Irak, İran ve Orta Asya’dan ithal etmek mecburiyetinde olduğu hesaba katıldığında, Doğu Akdeniz’deki zengin enerji kaynaklarına olan ihtiyacın önemi ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede Türkiye, endüstriyel üretimi nedeniyle enerjide kendi kendine yetebilen bir ülke pozisyonuna gelmeyi amaçlamakta, bu hedef Doğu Akdeniz gazını Türkiye için öncelik haline getirmektedir.


 Özellikle soğuk savaşın sona ermesi ile bölgede odak noktası haline güçler savaşı rolünü üstlenmiştir. En önemli aktörler olarak bilinen Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olmak üzere bölgedeki ülkeler açısından bir kırılganlık meydana gelmiştir. Bununla beraber bölgede münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı gündeme oturmuş ve buradaki gündem başlıkları bu şekilde yerini almıştır. Özellikle buradaki verimli kaynakların bulunması ile Kıbrıs Rum Kesimi kendi başına bölge ülkeleri ile tek taraflı yaptığı anlaşmalar dikkat çekmektedir. Türkiye'nin hukuksuz bulduğu bu anlaşmaların ilki 2003 yılında Mısır ile Güney Kıbrıs arasında yapılmıştır.  Daha sonra Türkiye'nin Libya ile ''Deniz yetki alan sınırlaması  mutabakatı''  imzalaması ve bölgede deniz ihlallerinin uyarılması anlamına gelen NAVTEX ilan etmesi üzerine  Yunanistan ile ipler yeniden gerilmiştir. Bu süreçte arkasına Avrupa ülkelerinin bir çoğunu ve Orta Doğudaki bazı Türkiye düşmanları olan ülkeleri alan Yunanistan ortalığı daha da germiş olayı bazen savaş noktasına kadar getirmiştir. Burada en çok dikkat çeken konu ise bölgede hiçbir kıyısı olmayan emperyal güçlerin birinci derede konuya müdahil olması bölgede bir güvenlik sorunuda oluşturmuştur.
Son yıllara baktığımızda 2020 yılından itibaren bölgedeki gerginlikler yeniden gündeme gelmiş ve Yunanistanın Türkiye üzerindeki tahriki dahada artmaya başlamıştır. Türkiye ise yukarıda belirttiğmiz Libya hükümeti ile yaptığı anlaşmaya dayanarak Yunanistan'ın Girit,Krpathos ve Rodos adalarının güneyinde kalan bölgeyi kıta sahanlığı kapsamında olduğunu belirterek bu anlaşmayı BM'ye kaydettirmiştir. Buna karşılık Yunanistan'da, 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni gerekçe göstererek adaların kıta sahanlığı hakları olduğunu ve Türkiye’nin Libya Hükümeti ile yapmış olduğu anlaşma ile ortaya koyduğu haritanın kendi ulusal egemenlik haklarını çiğnediğini ilan etmiş, bu durumun uluslararası hukuka göre geçersiz olduğunu savunarak Avrupa kamuoyunu arkasına almak istemiştir.Bu yardım çağrısı yerini bulmuş, Avrupa Birliği de Yunanistan’ı Birlik üyesi olmasının da verdiği konum itibariyle korumuş, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü hidrokarbon çalışmalarını “yasa dışı” olarak tanımlamış ve sondaj faaliyetlerinin durmasını istemiştir. Sonuç olarak toparlarsak Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’deki egemenlik haklarını korumak ve enerji rezervlerinden yararlanabilmek adına Libya ile imzaladığı “Deniz Yetki Alanlarını Sınırlandırma Mutabakatı” elzemdir. Bu mutabakat ile Türkiye bir kıyıdaş devlet ile ilk kez “Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması” imzalamış ve bunu BM’ye onaylattırarak uluslararası arenada meşru bir zemin elde etmiştir. Böylelikle siyasi arenada üstünlük elde etmiş, uluslararası kamuoyuna hukuk ve diplomasi araçlarını kullandığının mesajını vermiştir.