Gamze Cantürk'ün 18 Mart 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

“Bu zamanda topla tüfekle savaş olmaz canııım, anca siber savaş olur.” “Malum, kaçıncı yüzyıldayız falan” diye konuşurken, gözümüzün önünde resmen Rusya Ukrayna’ya saldırdı… Tüm dünya ağzımız açık kaldı. Daha kovid illetinin “Bu yüzyılda olur mu?” şaşkınlığı yeni geçmişti üstelik! Biz ağzımızı kapatana kadar, Rusya da paralı askerleri bile devreye soktu, kısa sürecek diye düşündüğümüz işgal bitmek bilmedi.

Demek ki insanoğlu, kaçıncı yüzyılda olursa olsun asla ilerlemiyor! Salgını, virüsü, savaşı, topu, tüfeği, sömürmesi, kavgası, ilkelliği geçmiyor! İçgüdülerine karşı çaresiz!

“Paralı asker” konusu, çocukluğumda verilen tarih derslerinden beri tuhaf gelir bana hep. Çocuk aklımla o askerleri hayal eder düşünürdüm. Bunların anaları, babaları yok mu, kendilerinden bu kadar mı ümidi kesmişler. Şöyle bir düşünce içinde olduklarını düşünürdüm: “Amaan ne yaşayacağım artık, şurada iki lokma parası savaşa gireyim de savaşta ölürsem yemek ihtiyacım olmaz nasıl olsa, günü kurtarırım” mı diyor acaba ruh hali?

 Ben ne bileyim, benim ülkemde Kurtuluş Savaşı, kadın, çocuk demeden, vatan millet sevgisiyle canlarını ortaya koyarak kazanılmış. Vatan sevgisi ile işlenmiş ruhum, elin askerlerinin gelip başka yer için, üstelik para kazanmak için savaşmasına aklım ermiyor bir türlü!

Vatan sevgisiyle göğsünü siper eden bir milletin karşısında hiçbir güç duramaz bence!

Bu düşüncemin doğruluğu, Osmanlı’dan Hikayeler kitabında, bir hikaye ile dile getirilmiş.

“Kanuni Sultan Süleyman, Haçlı saldırılarına son vermek için ordusuyla sefere çıkmıştı. Ordu, ağır ağır ilerliyordu. Yol dar, hava sıcak olduğundan ordu mecburen bağların içinden geçerken, askerler susuzluktan kıvranıyordu.

Çok güzel üzümleri bulunan bağdan geçerken, askerlerden biri dayanamayıp bağdan bir salkım üzüm kopararak biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da asma ağacına yediği üzümün parasını bağlayarak yoluna devam etti. Çok geçmeden mola verildi. Asker, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiğini gördü. Hristiyan köylü, ısrarla padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni’nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:

“Nedir bu halin kan ter içinde kalmışsın, yoksa askerler zarar mı verdi?”

“Ben şikayetçi değilim, bilakis memnuniyetimi bildirmek için geldim. Böyle bir askeri, böyle bir komutanı tebrik etmemek insafsızlık olur”

Köylü, askerin üzümün parasını verdiğini anlatınca Kanuni derhal askeri çağırır ve askeri azarlar:

“Niçin izinsiz iş yaparsın? Parası verilmiş olsa bile, sahibinden habersiz mal almanın caiz olmadığını bilmiyor musun?” diyerek askerin ordudan uzaklaştırılmasını emretti.

Bu durum karşısında şaşıran köylü:

“Ben, bu askeri mükafatlandırılması için gelmiştim, siz onu niye cezalandırdınız?”

“Kursağında haram lokma bulunan bir askerle zafer kazanılmaz. Bunun için ordudan attım. Aldığı üzümün parasını bırakmasaydı, kellesini bile zor kurtarırdı.”

Aynı ordu Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı.

Bir manastırın yakınında çeşme bulup ihtiyaçlarını giderirken, rahip birkaç rahibeyi süsleyip çeşmenin başına gönderdi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, süslü kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden rahip, hemen haçlı kumandasına şunları yazdı.

“Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz?  Bunlar, kadına, mala, mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek Allah yolunda savaşıyorlar. Herkese iyi davranıp kimseye zulmetmiyorlar. Siz, onlardaki bu özellikleri ortadan kaldırmadan, onlarla savaşırsanız, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!”

“Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur.” Mustafa Kemal Atatürk