Uğur Şimdi'nin 17 Mayıs 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Yaşadığımız coğrafya gereği ülkemiz, çeşitli sebeplerle gerçekleşen göçlerin geçiş koridorunda bulunmaktadır. Dünya göç yolu haritasına bakıldığında da yüzyıllardır insanlığın bir yerden başka bir yere nüfus hareketliliğinin olduğu görülmektedir. Tabi ki bu göçler, insanoğlunun çözümsüz kaldığı ve yeni umutlar beslediği yerlere doğru olmaktadır. Burada önemli husus, göçün yönü konusudur. Batıya doğru giden düzenli göç akımı yanında, doğudaki kaynakların kısıtlılığına dem vurulmaktadır. Bir taraftan da doğuyu yaşanabilir kılacak uygulamalar göz ardı edilmektedir. Önemli bir diğer husus da coğrafya kısıtlamaları haricinde, Dünya sorunlarına göz yuman ülkelerin, bu konuda sorumluluk hissetmemelerinin insanlık vicdanına olan acı tesiri hissedilmektedir. Bugün Batı ülkeleri, göçmenleri topraklarına kabul etmeyip, sınırlarında tekmeler ve botlarını patlatırken; bir çok Arap ve Müslüman ülke de kendilerini koruma adına göçmen kabul etmemekte, kapılarını sonuna kadar kapatmaktadır.

Dünyanın bazı ülkelerinde sınır ayrımı, renkli kaldırım ve güzel tabelalarla işaretlenmişken; bazı ülkelerde de sınır hatları mayınlar, teller ve silahlı askerler tarafından korunmaktadır. Bu iki farklı yapı, medeniyetler ile insanlığın temel değerleri arasında aynı yüzyılda ne kadar farklılık arz ettiğinin en iyi kanıtıdır.

Hayatımda her zaman, nedensellik olgusunu ön plana alarak yaşamayı tercih ederim. Neden ülkeler birbirine vize uygularlar? Neden dünyanın başka bir coğrafyasında yaşamak için izinlere, kurallara tabi tutulur insanlık? Biz, neden her ülkeden geleni sualsiz kabul eder, kendimiz bir yerlere gitmek için kırk takla atarız? Gezeceğiz, ülkelerine para kazandıracağız diye banka hesaplarımızı, malımızın, mülkümüzün bilgilerini dökeriz önlerine. Garantiler veririz, sözler veririz ülkemize geri döneceğiz diye. Pek tabii, ülkeler, gelişmişlik adına kazanılmış hakları, kurdukları medeniyetleri korumak ve kollamak isterler. Bu meyanda, ülkeler hem kendi içlerinde hem de ülkeler arası kural ve normları belirlemişlerdir. Buna göre, vatandaşlık hakları baz alınarak, belirli statüde düzenlemeler mevcuttur. Yani, bir ülke başka bir ülke vatandaşları hakkında vereceği kararları, hak ve yükümlülükleri belirlemiştir. Bunun yanında mutabık olduğu uluslararası kurallara da uymak zorundadır.

Terminolojide göç, göçmen, düzenli ve düzensiz göçmenlik, mültecilik, geçici koruma ve uluslararası koruma gibi terimler mevcuttur. Kamuoyunda en çok karıştırılan konu yabancı uyrukluların statüsü ve durumu üzerinedir. Şuan ülkemizde geçici koruma statüsünde 4 milyondan fazla Suriyeli; en fazla ikamet alanlar ise sırasıyla Iraklı, Afgan ve İranlı nüfustur.

Türkiye, yakın tarihinde Çin işgali sonrası Türkistan’dan Uygurları, Devrim sonrası İranlıları, Rus zulmünden kaçan Kazakları, Mübadele dönemlerinde Türkleri, Saddam zulmünden kaçan Kürtler’e kadar değişik dönemlerde, değişik milletlerden insanlara kucak açtı. Osmanlı zamanından gelen tebaa sorumluluğu ilkesi ile bu manada her zaman pozitif fayda gözetildi. Türkiye, genel hassasiyetini her daim insanlığın temel değerleri üzerinde tuttu. Darda olana kucak açmayı, acısını paylaşmayı adeta görev bildi. Türkiye tarihinde en büyük göç akımlarından biri ise Suriye’de yaşanan iç savaş ile gerçekleşti. Sınır hattımıza dayanan insanlık dramının sesini duymazdan gelmedik. Kimisi öncelikli barınma merkezlerini kullandı, kimisi de serbest olarak batı şehirlerimize doğru ilerledi. Sonraki süreçte ülkemizde yaşananlara ise hepimiz tanık olduk. Şehirlerin fazla rağbet edilmeyen semtlerinde kiralar artarken, göçmen ticareti ile ellerini ovuşturan simsarların belgeseli çevrildi yabancı televizyon kanallarında. İnsanlık ayıbını gözümüzle gördüğümüz gibi yaşananlara hepimiz şahit olduk. Bir yandan mavi denizlerin hırçınlığından kaybolmuş hayatlar, diğer yandan gidenlerin yerini dolduran yeni kalabalıklar…

Bilindiği üzere düzensiz göç sorununun, tüm ülkeler tarafından eşit paylaşım anlayışı üzerine kurgulanması gereklidir. Türkiye’nin bu konuda yalnız bırakıldığını; sadece maddi yardım vaadi ile tüm sorumluluğun Türkiye’ye yüklenmek istendiğini görmekteyiz. Ayrıca, taraflarca göçmen varlığının da siyasi arenada bir koz olarak yer aldığı düşünülmektedir.

Şimdi gelelim karşı karşıya kalınan bu durumun yarattığı sorunlara; bu sorunlara neden olan eksiklik veya yanlışlıklara. Göçmenlerin girişinden bugüne kadar belirlenen politika zincirinde önemli hatalar yapılmıştır. Ülkenin ekonomik yapısı ve demografik durumu göz önüne alınarak planlama yapmak artık imkânsız hale gelmiştir. Gelen insanların öncelikle belirli tampon bölge veya kamplarda konaklatılması gerekliydi. Akabinde, Türkistan-Afganistan örneğinde olduğu gibi, iskânlı serbest göçmenlik uygulanmalıydı. Böylece kırsaldaki işgücü ihtiyacı karşılanmış olurdu. Büyükşehirlerde çöplerden atık ayrıştırmak veya emek sömürüsüne maruz kalmak yerine, Rize’de çay, Söke’de pamuk toplayan; Iğdır’da hayvan güden, Uşak’ta tavuk işletmesinde onurlu bir yaşam sağlanan hayatlar olabilirdi. Bu durumda da sadece bölgesel değil, ülkenin tamamına eşit bir dağılım sağlanırdı. Nitelikli insan varlığı da ayırt edilip, onlardan yararlanılabilirdi. Ülkelerinin kısıtlı imkânlarında keşfedilmemiş yetenekler veya ertelenmiş hayatlar örselenmeden kıymetlendirilebilirdi.

Maalesef sınıra yakın iller ve metropollerin vicdanına sığınan, adeta kendi kantonlarını oluşturan yaşam alanları oluşturdular. Ayrıca, sadece belirlenmiş güvenli bölgeye değil, geldikleri memleketlerine geçişleri konusunda uluslararası bir mutabakat da sağlanmalı idi. Siyasi hamlelerin bedeli, umut yolculuğuna bir hançer gibi saplanmamalıydı. Nitekim savaş, kan ve hüzünden kaçıp gelen insanlara hissiyat duymamak kimsenin kalbine rahatlıkla yerleştirebileceği bir duygu değildir. Bununla beraber ülke için, planlanma yapılmamış, kontrol edilebilirliği olmayan sistemlerin sürdürülebilirliği de sağlanamaz. Onun yerine, provokasyonlara açık alan yaratan zafiyetler meydana gelir. Asayiş ve kamu güvenilirliği tehdide uğrar. Hele bir de üzerine, bu durumdan faydalanıcı olan kanun dışı yapıların da gelişmesiyle ülkede yaşananlar akıl almaz bir hal alır. Ülke kaynaklarının vatandaşlara eşit dağılımı konusunda bile sorun yaşanırken, göçmenlerin pozitif statüde değerlendirilmesi halkın dikkatini celbeder. Sonuç olarak, buna ilişkin direnç gelişmesi kaçınılmaz olur.

Bizler, ülke vatandaşlığının gayrimenkul satın alınması ile elde edilmesine ne kadar karşı isek; uluslararası normlar haricinde, vatandaşlık almayı kolay kılan uygulamaları da desteklemiyoruz. Türkiye muhakkak ki uluslararası arenada yaşatılan yalnızlığa tepki koymalı, iyileştirme ve geri dönüş üzerinde politika geliştirmelidir. Çözüme katkı sunacak taraflar dikkate alınmalı, salt karşıt siyaset yürütmek yerine müspet bir başarı nihai hedefimiz olmalıdır.

Bu haftaki iyi şey, Dünya Kenti İzmir Derneği (DİDER). İzmir’in marka değerini arttırmada önemli bir rol alacağı konusunda şüphe olmayan Dernek’in; amaç, hedef ve faaliyetlerini takip edelim, yaşadığımız şehre her daim katkı sağlayanlardan olalım.

Demokratik katılımcılık ilkesinin yaşanmasında emek sarf eden, benim de delege olarak ilk kez coşkusunu yaşadığım,  Konak Kent Konseyi’nin 21. Genel Kurulu gerçekleştirildi. Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit Mumcu ve Yürütme Kurulu’nun yeni çalışma dönemlerinde başarılar diliyorum.