12.12.2014, 22:00

‘Uzakdoğu menşei’li herşey endişelendiriyor...

Son ayların en büyük tartışmalarından biri zehirli ayakkabıydı...

Sadece ayakkabı değil, uzakdoğu menşei birçok ürün var ülkemizde şimdilerde bizi tedirgin eden...

Piyasada satılan saatinden tutun da, cep telofon kılıfına, giysiye, hediyelik eşyaya, mutfak gereçlerine kadar...

Gün geçmiyor ki, bir ürün kolunun yıllardır belli olan kalitesizliğinin aniden ortaya çıkıvermesi...

Nasıl olurda, daha önceden bilinmez olumsuzluklar?

Zehirler, kimyasallar...

Çok soru var sorulacak...

Çok soru var cevaplanacak...

*

 

Uzakdoğu menşei mallarda ‘Kullan –at’ presedürü işlemiyor mu?

Sizi tüketiciliğe itmiyor mu?

‘Aman canım atarım yenisini alırım’ demediniz mi hiç?

Dediniz...

Aldığınız iki liralık tişörtlerle cam silmediniz mi?

Sildiniz...

Ancak sorgulamadınız...

Bu sudan ucuza satılan, ancak suyu bile kirleten ürünün boyası nedir?

Zararı nedir?

Kimyasalı nedir?

Al giy, kullan at...

Çok çabuk gaza gelen, kullanılan bir milletiz kabul edin...

Ve sorgulamamız yok, incelememiz yok, okumamız yok...

*

Gelelim bir başka konuya...

Yıllardır bu mallar ülkemize girmedi mi?

Markasız uzakdoğu menşeli ayakkabıların en az yarısının zehirli olduğunu yıllardır belli değil mi?

Tespit edilmedi mi?

Zehirli ayakkabıların ortaya çıkması bizi şaşırttı mı?

Aslında hayır...

Herkesin tahmin ettiği bir gerçeğin gün yüzüne çıkması mı şaşırttı?

Hayır...

Yıllardır söylenen gerçekler, ancak umursanmayan gerçekler var kapımızda...

Türkiye'de her 5 ayakkabıdan 1'inin zehirli olduğu bilinmiyor muydu?

Çok çok ucuza satılan her ürünün zararı, hatta daha vahimi pahalıya satılan ama menşei belli olmayan ürünün pazarlanması bilinmiyor muydu?

Yanılmayın ki, çok ucuza satılan bir ürünle, menşei belli olmayan pahalıya satılan bir ürün arasında fark yok...

*

Avrupa bizim yurt dışına ihraç ettiğimiz gıda ürünlerini bir zamanlar geri göndermişti hormon içeriyor diye... Hatta kriterlerine uymadı diye iade etmişlerdi.

Ne oldu sonu?

Sanki normalmiş gibi gösterilerek Avrupa’nın iade ettiği bütün ürünler iç piyasaya sürülmüştü...

Burada devlete büyük iş düşüyor...

Ancak bütün suçu devlete atmak da yanlış...

Türkiye de herşey Uzakdoğudan geliyor, her yer onlarla dolu...

Talep varsa arz da vardır...

Talep etmeyin kimyasallara...

Talep etmeyin ucuz, meşei belli olmayan mallara...

Güvendiğiniz markaları sorgulayın...

İşte burada denetimin büyük rolü ortaya çıkıyor...

Her sektörün nabzını da iyi tutun...

Halk pazarlarına gidin...

Rastgele örnekler seçin, akredite laboratuvarlarda test edin...

Bakın neler çıkar...

Bu sorumsuzluklar iktidarsızlıktan tutun da, kansere kadar nelere yol açıyor nelere. Aslında bu denetim, yani test etme işlemi devletin sorumluluğunda.

Hergün cildinize değen giysinizle, ayağınızda olan ayakkabınızla, yüzünüze sürdüğünüz kozmetiğinizle zararlı kimyasallar içindesiniz...

*

Sadece pazara mı düşüyor Uzakdoğu menşei?

Tabiki değil. Her yerde, her dükanda artık her markada yerini alır oldu...

Örneğin ayakkabı pazarının yüzde 50’si ithal...

Ve bunun da yüzde 80’i Uzakdoğu menşeli. Gelenlerin çoğu markasız...

Ülkemizde 18 milyon akıllı telefon var...

2 milyon da tablet var...

Sürekli elinizin altındaki kılıfları düşünün...

Mutfağımızı süsleyen tabakların boyalarını her gün yemekle birlikte almıyor muyuz?

Daha neler neler...

*

Taramalar daha ciddi olmalı...

Gözden kaçmamalı...

Daha bilinçli hareket edilmeli....

Etkin denetim olmalı...

Bu artık sektörel bir sorun olmaktan çıktı.Bu ülke sorununa dönüştü.

Artık halk sağlığı ile oynanmamalı, oynayanlara da en etkili caydırıcı cezalar verilmeli....

İç piyasada ki fason üreticilerinde aldığı malzemeler iyi denetlenmeli...

Bunun gibi milletin sağlığını etkileyen durumlara yasal karşılık verilmeli...

Lütfen Türk sanayiini küşümsemeyin... İmalat sanayiini destekleyin...

Sağlığımızın bozulması ülkemizin de bozulması, ekonomisinin de ağır darbe alması demektir...

 

Dip not;

 

Geldimi gitmiyor...

 

Söz konusu sağlık olunca hayat duruyor.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ nun ‘2003'ten bu yana en geniş çaplı yaygın hastalık riskini taşıdığını’ söylediği bir sürü grip salgını atlattık.

Şu sıralarda da bir soğukalgınlığı aldı başını gitti.

Grip gibi maşallah geldimi gitmiyor.

İnsandan insana geçebilen ve her seferinde değişik adlarla tanımlanan grip salgını ‘başlatılmamış’ olabilir, ancak klimaların kullanımının artması, yaz ayı sıcaklığının evlerde yaşatılmak istenmesi sebebiyle soğukalgınlığı baya bizi kuşatmış durumda.

Şu dönemde artan sogukalgınlığının tek çaresi sıcak-soğuk etkileşimini azaltmak.

Çok sıcak ortamdan soğuğa geçerseniz bekleyin hastalığı, soğuk algınlığını.

Mübarek sanki yaz ayı gibi odalar...

E hal böyle olunca hapşırık, öksürük, tıksırıkla geçiyor günler...

Değiştirdik vallaha el birliği ile mevsimleri...

O şortlar hiç kalkmadı yazlıklarla beraber dolaplara...

Kazaklarda sadece raflarda...

Yaz aylarında kışı yaşatan klimalar, şimdi de kış ayında yazı yaşatıyor.

Nedir bu mevsimlerin yerini değiştirme merakımız , bilemedim, çözemedim.

Ancak uzmanlara göre kış aylarında odamızın derecesi 22 olmalı. Bu şekilde hem cebimiz yanmaz, hem de ateşten yanmayız.

Önemli olan duyarsız kalmamak.

Her mevsimin bir gideri var sevgili dostlar.

Önleminizi alın.

Nasıl mı?

Mevsimleri değiştirmeyi bırakarak...

Yoksa elimizde ne yaz kalacak, ne bahar, ne de sağlıklı vücutlar...

 

Fıkra;

Bir gün Temel balığa çıkar.

İyi bir avdan sonra bir tekne balık tutar.

Birden hava patlar ve çok büyük bir fırtına çıkar.
Temel dua etmeye başlar. ‘Allah'ım beni bu fırtınadan kurtarırsan bütün bu balıkları fakirlere dağıtacağım’ der içinden.
Hava bir zaman sonra düzelir. Temel evine dönmeye başlar.

Bir taraftan da balıklara bakar ve içinden -‘bu balıklar fazla yarısını dağıtsam olur’ der. Biraz daha sonra balıklara tekrar bakar ve -‘bu balıkların yarısı da çok fazla, ben bunların çeyreğini dağıtsam olur’ der.
Biraz daha zaman geçer Temel tekrar balıklara bakar.

Tam o sırada hava tekrar bozulur. Temel kafasını gökyüzüne diker ve şöyle der:
-Haçen sende şakadan heç anlamiyesun...

 

Günün sözü;

İnsan beklentisi kadar mutludur. Formül: Sıfır beklenti, sonsuz mutluluk...

R sharma

 

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@