Günümüzde ülkemiz ekonomik yönden önemli ve büyük bir çalkantı geçirmektedir. Paramızın değeri dünyanın diğer ülkelerini güldürecek kadar değersizleşti. Buna paralel olarak da yoksulluk, nüfusun çok büyük bir çoğunluğunu kapsadı. Neden böyle bir durum yaşamaktayız? Gerçi benim kitabım yok ama İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi’nden alınmış, kısa adı UPE olan uluslararası politik ekonomi konusunda yüksek lisans diplomam var. Bu durumuma da güvenerek, yaşadığımız ekonomik kriz hakkında şunları söyleme hakkına sahibim:

1970’ler, devletin, özellikle refah devletinin krize girmesi ile yeni bir arayışa girilmiştir. 1990’lar, soğuk savaşın sonu ile bu arayışta tarihin sonunu görmüştür. Tarihin sonunun bize hediyesi neoliberalizm olmuştur. Yaklaşık 50 yıldır da insani eylemlerin her birine hâkim olmuştur. 1970 ve 80’lerde neoliberalizm daha çok güç ve zor yoluyla baskısını oluştururken, günümüzde daha çok yönetişim teknikleri, en iyi uygulamalar, uzlaşma, tek taraflı bilgiye dayanan yumuşak iktidar üstünden yürüyor.

Neoliberalizmi klasik liberalizmden ayıran en önemli nokta bütün yaşam alanlarının piyasa olması ve bireylerin de her yerde piyasa aktörü olarak varsayılmasıdır. Değişim bu düzende artık yerini rekabete bırakmıştır. Bu rekabet küçük sermayeleri saf dışı etmiş, eşit muamele yerine kazananlar ve kaybedenler olarak ortaya çıkmıştır.

Geçtiğimiz son 20 yılda iş dünyasını, kamu yönetimini, sivil toplum örgütlerini ve bunlarla ilgilenen akademik yazının etrafında döndüğü kavram, yönetişim olarak anılmaktadır. Doğru dürüst bir tanımı yoktur. Toplumun ve insan davranışlarının düzenlenmesinde devletin merkezi rolünden uzaklaşılmasından tutun da, yeni yönetim süreçlerinin ifadesine kadar farklı çerçevelerde kullanılmaktadır. Başka bir deyimle, yukarıdan aşağıya görevlendirme zorlaması yerine ortak bir amaç peşinde koşan, yatırım yapmış paydaşların oluşturduğu yatay ağların önemidir. Komuta ve kontrolün yerini müzakere ve ikna alır. Buna göre demokrasi artık kapsama, katılım, ortaklık, problem çözmede ekip çalışması, hesap verilebilirlik olarak tanımlanmaktadır.

Neoliberalizm, esasen eleştirenlerin kullandığı bir terim olduğu için çeşitli köken ve yorumlara sahiptir. Neoliberalizmin üretime dayalı bir ekonomiden gittikçe finansallaşan bir ekonomiye geçişle değişime uğradığını söyleyebiliriz. Bir başka anlatımla, evvelce bireye çıkar ve kar arayışı yön veriyordu, şimdilerde “bunun bana ne faydası var” jenerasyonu olarak tanımlıyor. Yani bir zamanların bordro mahkûmları yerini kredi puanı mahkûmlarına bıraktılar.

Neoliberal birey bir mübadele veya çıkar grubu değildir. Kendi rekabet konumunu güçlendirmeye ve değerinin bilinmesini sağlamaya çalışan insan sermayesi biçiminde şekillenmektedir. Örnekse; medyadaki takipçiler, beğeniler daha ziyade benliğin gelecekteki değerini artırmakla bağlantılı stratejik karar ve uygulamalar biçiminde yapılanmaktadır. Bazı ülkelerin başkanları, artık demokratik değerlerin siyasal bir düzlemden ekonomik bir düzleme kayması ve ülkesini anonim şirket gibi görmesi neticesinde, kendilerini o ülkenin CEO’su ilan etmektedir.

Özetle neoliberalizm, demokrasinin anlam ve içeriğini piyasa değerleriyle doldurdu. Halkın yönetimi diye anlaşılan demokrasinin ilkelerine, pratiklerine, öznelerine ve kurumlarına var gücüyle hücum ediyor. Neoliberalizm bunu 1970’lerin petrol krizi ile başlayıp soğuk savaştan galip çıktıktan sonra gelişip geniş çaplı ve derinlemesine yaygın bir yönetim haline getirerek başardı. Böylece insani eylemlerin her birini ekonomik alana dair bir imge doğrultusunda dönüştürdü. Bireyi insan sermayesi yaptı. Bunu eğitimde hem Türkiye hem de aynı doğrultudaki ülkeler vakıf okullarında en sıcak biçimiyle yaşamaktadırlar. Sağlık alanında da bundan farklı bir durum söz konusu değildir. Şehir hastanelerinde olduğu gibi…