Altay Ömer Erdoğan bu hafta gazetemizde, yazar Mustafa Seyfi ve eserlerine değindi.

“Bu Yassıca’ya niye Eşek Adası derler, bilir misin?”

“Nerden bileyim, eşek miyim ben? Eşekçe de bilmem.”

Destina gülmemeye çalışarak kafasına yalancıktan vurdu Gavro’nun:

“Eşeksin sen, bak ben ciddi bir şey anlatırken nelerden bahsediyorsun?”

***

Destina oturduğu sıradan aceleyle fırladı. Ameliyathaneden çıkan cerrahın kafasında açık mavi bone vardı, üzerindeki beyaz önlüğüne kan bulanmıştı; Gavro’nun kanı. Bu kandan ilk bakışta tiksindiği için utandı Destina. Şimdi kendinden tiksiniyordu.

“Yakını siz misiniz?” dedi beyaz lastik eldivenlerini çıkaran cerrah mırıldanarak.

“Evet, ben yakınıyım” dedi Destina, cerrahın ifadesiz suratına ağlamaklı bir umutla bakarak.

“Ameliyat beklediğimiz gibi geçti.”

Destina’nın gözlerinde sadece Gavro’nun anlayabileceği bir soru işareti belirdi. Ne var ki, karşısındaki cerrah bu yeşili bol çakmak gözlü lisanın yabancısıydı.

“Beklediğiniz gibi derken?” diye fısıldadı Destina, uyuyan vahşi bir hayvanı uyandırmaktan çekinir gibi.

***

“Sen nasıl çocuksun Gavro?”

“Ne varmış?”

“Başka çocuklar bilyeleriyle zehir oynarlar, meşe oynarlar, en olmadı sapanlarına takıp kuş vururlar.”

“Kuş mu vurayım ben de Destina? Ne günahı var gariplerin?”

“Kuş vurma da, en azından git kuma çök ve kapış diğer çocuklarla. Sadece biriktirmek için bilye mi alır insan?”

Gavro avuçlarındaki bilyelere, tek bacaklı bir korsanın gizli hazinesine baktığı gibi hayran hayran baktı. Kollarını havaya kaldırıp güneşe tuttu bilyelerini. İçi renkli cam bilyeler, sarılı yeşilli cicozlar, yakut taklidi büyükçeler renk renk, hare hare parıldadılar güneşten ödünç aldıkları şavkla.

Mendireğe bağlı sandallar, aheste dalgaların emrine amade salınıyorlardı. Uzaktan bir nokta gibi karartı belirdi. Hemen ardından da boğuk bir motor sesi. Karartı yakınlaştıkça balıkçı teknesi belirdi ufukta, boğuk motorun sesi kulak yırtarcasına arttı.

“Babam geliyor!” diye sevinçle koşturdu Destina.

Gavro ardından baktı. Babasını en son bu mendirekte, Destina’nın neşeyle koşturduğu betonun üstünde görmüştü. Daha bebeydi o vakitler, anası öyle derdi. Destina’nın babası, Urfalı Emrah’ın babası, Küskün Mıstık’ın babası, herkesin babası her akşamüstü muhakkak bu manzarada belirirken, Gavro’nunki belirmezdi. Babası, hafızasının tozlu sandığında çoktan silinmeye yüz tutmuştu.

***

“Ameliyatla kurtulma ihtimali çok düştü, biliyorsunuz” dedi cerrah, acelesi varmış gibi çabuk çabuk konuşarak.

“Biliyorum” dedi Destina ve sustu. Bilmek, ümit etmeye engel miydi ki?

“Bu sebeple, ameliyatın başarılı geçtiğini söylemek olası değil. Masada kalmamış olması bile şimdilik iyi bir şey.”

Destina anlamamıştı:

“Masada kalmak mı?”

“Yani ameliyattan sağ çıkmış olması bile iyi… En azından şimdilik…”

İri bir damla yaş, Destina’nın göz pınarından kendini boşluğa bıraktı. Önünde bir uçurum olsa, Destina bizzat kendini de bırakacaktı boşluğa.

“Ne yapacağız peki şimdi?”

Cerrah, gözlüğünü düzelterek tepeden baktı karşısındaki çaresiz kadına:

“Siz eşi misiniz?”

Destina yutkundu:

“Yakınıyım” diyebildi belli belirsiz.

“Ailesi yok mu? Annesi, babası neredeler?”

“Kimsesi yok, sadece ben varım.”

Cerrah, çenesindeki bir tutam sakalı kaşıyarak düşündü:

“Kaç yıldır tanıyorsunuz kendisini?”

“Çocukluğumdan beri.”

“Kimse fark etmedi mi bunca yıl içten içe çürüdüğünü?”

***

Taş evlerin dar sokaklarında yürüyorlardı. Gavro’nun elinde bilye torbası, Destina’nın kucağı taze papatya dolu. Yürüdükçe papatya kokusuna eşlik eden bilye şakırtıları doluyor mahalleye. Çam korusunun komşusu arsaya vardıklarında büyük bir gürültü işitip birbirlerine baktılar. Şakırtı ve papatya kokularıyla koşturmaya başladılar. Koşarken Destina’nın ayağı taşlı yola takılıp düştü. Acıyla haykırdı Destina. Gavro sesi duyup durdu, geriye döndü. Destina’yı elinden tutup kaldırdı, üstünü başını, tozlanmış etekliğini silkeledi küçücük eliyle. Destina’nın dizi kanıyordu. Az ilerideki mermeri Arapça yazılarla oyulmuş hayrata götürdü arkadaşını. Destina, çeşmeye sürüklenirken omzundan geriye bakıp:

Samanlık Seyran Samanlık Seyran

“Papatyalarım kaldı” dedi.

Gavro, Destina’yı bırakıp bir koşu papatyaları yerden toplayıp geldi. Hayrata varıp, altın sarısı döküm musluğun işlemeli vanasını çevirdi. Kurnaya biriken buz gibi suyu Destina’nın kanayan dizine döktü avuçlarıyla. Destina sızladı:

“Çok acıyor.”

Gavro arkadaşına güç vermek istercesine ışıl ışıl gülümsedi:

“Merak etme, geçecek.”

***

Yoğun bakımdan çıkalı bir saati buluyordu. Destina, ağzı burnu kablolarla kaplı, derin bir uykuda olan Gavro’nun yüzüne eğildi. Gavro sessizdi, acısını dile getiremiyordu. Destina ışıldayarak gülümseyemedi, gözyaşı dökmeyi sürdürüyordu.

Odanın açık kapısından hemşireler, hasta bakıcılar ve refakatçiler geçiyorlardı. Her geçen, sadaka bırakır gibi meraklı bakışlarını bırakarak geçiyordu kapının önünden. Destina kapıyı kapattıktan sonra tekrar Gavro’nun yatağının yanı başındaki sandalyesine oturdu. Telefon rehberinde haber verebileceği birkaç isme bakındı. Yoktu, kimsesi yoktu Gavro’nun.

***

Vardı, ne zaman düşse, dizi kanasa yanı başında Gavro vardı. Diğer çocuklar kuşla sapan avlarken, yengeç yavrularını avlarken, Gavro bütün gün yanı başında bekliyor, onunla kırlara iniyor, kumsalda kaleler yapıyor, hiç sevmediği mendireğe bile sırf Destina’nın hatırına gidiyordu.

Bir gün Destina ansızın:

“Büyüyünce senle evleneceğim Gavro” demişti içinden gelen bir sevecenlikle.

Her şeye gülümseyerek yaklaşan Gavro’nun yüzünde, ilk defa böylesi bir kızgınlık görmüştü Destina.

“Kızdın mı Gavro? Senle evlenmemi istemez misin?”

Gavro kurumuş asma dalıyla kumu karıştırıyordu:

“İstemem, bana söz verme. Kimsenin bana söz vermesini istemiyorum. İnsanlar verdikleri sözleri tutmazlar. Bak babama; giderken mutlaka dönerim diye gitmiş. Peki ya şimdi nerde?”

***

Destina da uykuya dalmıştı. Birden telefonu çalınca irkilerek uyandı.

“Alo… Evet hayatım… Arkadaşımın yanındayım halen… Daha yeni çıktı ameliyattan… Nasıl?.. Hayır, sen tanımazsın… Gavro uyudu mu?..”

Büyük sözler büyük yalanlar doğururdu hep. Ama Destina hiç olmazsa oğluna Gavro’nun ismini vermişti. Vicdan muhasebesinin çok defterli bir yansıması.

***

Destina’nın dizi kabuk tutmuştu. Gene büyük gürültüler kopan arsaya inmişlerdi. Kabarık bir çalının ardına gizlenip, toprağa yüzükoyun uzanmış Çetin ve tayfasını gözetlediler. Çetin bir eleği tutan değneğe bağlı ipi tutuyordu elinde. Eleğin tam altına kuru ekmek ufalamışlardı. Çetin elinde ipin ucu, gergin beklerken tayfası da sağına soluna ardına kümelenmişti. Hemen yanlarındaki meşe kafeste on kadar serçe çırpınarak yardım diliyordu.

Gavro çalının arkasından çıktı.

“Dur Gavro, çok kalabalıklar” diyerek önlemeye çalıştı Destina.

“Ama cücükleri yakalayıp sonra öldürüyor bunlar” dedi Gavro kızgınlıkla.

“İyi ama ne yapabiliriz ki? Biz sadece iki kişiyiz.”

“İki değil, bir kişi. Sen karışma, kızlar kavga etmez.”

Cebinden çok sevdiği bilyelerini çıkardı Gavro.

“Gavro!” dedi Destina şaşkın şaşkın. “Bilyelerini mi feda edeceksin kuşlar için?”

“Kuşların canı var, bilyelerim cansız” diye mırıldandı Gavro.

Ve Destina’nın kendisini durdurmaya kalkışmasına aldırmadan, cebinden çıkardığı bilyelerini Çetin ve tayfasının üzerine yağdırmaya başladı.

“Ah!” diye böğürerek ve kafasını tutarak ayağa fırladı ve çam korusunun içine kaçtı ilk bilyeyi yiyen Çetin. Peşinden de diğer çocuklar. Ortalık ana baba gününe dönmüş, kaçışan çocukların ardında yalnız bir toz bulutu kalmıştı. Çocuklardan biri kendisine atılanın, çok nadir bulunan bir camgöz olduğunu fark edip:

“Len bunlar meşe değil mi? Kim atıyor bunları?” dedi ve diğer çocukları uyardı. Eğilip baktılar, hakikaten de başlarına bilye yağıyordu. Yerdekileri toplayıp ceplerine attıkları sırada Çetin hepsini durdurdu:

“Durun be! Atan vazgeçti atmaktan…”

“Öyle…” dedi içlerinden biri.

“Ama serçelerin sesi de kesildi” diye ekledi Çetin telaşla.

“Kesildi valla!” dedi aynı onaylayan çocuk.

En önde Çetin, aceleyle koşturmaya başladılar arsaya doğru. Karşılaştıkları manzara şuydu; Gavro meşe kafesin ağzını açmış, serçeleri elleriyle azat ediyordu. Çetin ellerini ağzına dayayarak korunun ucundan seslendi:

“Ulan Gavro, ulan babasız Gavro! Ben de senin bilyelerini çalıp herkese dağıtmazsam adam değilim!”

“He valla!” diye tasdik etti aynı çocuk.

Gavro elini çabuk tutup bütün kuşları salmıştı. Kafese sert bir tekme sallayıp paramparça ettikten sonra ada çarşısına doğru hızla uzaklaşmaya başladı. Peşinden gelen var mı diye bakınca Çetin ve tayfasının son sürat koşturduğunu gördü. Sonra gözleri çalının ardından çıkıp kendisine katılmaya yeltenen Destina’ya ilişti. Ani bir göz işaretiyle durdurdu onu ve hızını artırıp sokağın köşesinde kayboldu. Destina kaçanı ve kovalayanları izledi peşlerinden. Çalının arkasında, güvende, ama yalnız.

Çetin ve tayfası, bütün yaz Gavro’yu ve bilyelerini aradılar didik didik. Gavro’yu bazı bazı tenha yerlerde sıkıştırıp yakalasalar da bilyelerini bir türlü bulamadılar. Üç günde bir ya yüzünde bir morluk ya da dizlerinde yeni yaralar peyda oluyordu Gavro’nun.

Destina ve ailesi o yaz Yassıca’yı terk edip İzmir’e taşındılar. İlk birkaç sene yaz aylarını geçirmek için dönseler de sonradan babasının işleri öyle bir açıldı ki adayı da yolunu da unuttular. Destina da Gavro’yu unuttu haliyle. Yassıca’da tekini kaybetmekten ödünün koptuğu bilyeleriyle vakit geçiren, serçelere karşı hassas, babasız ve yalnız bir çocuktu Gavro. Hatırasında böyle dumanlanıp böyle sönmüştü. Ta ki evlenip de hamile kalana kadar, bir oğlan çocuğu sahibi olacağını öğrenene kadar. O andan itibaren çocukluğuna dair bütün anılar, kederli bir anımsayışla burnunun direğini sızlattı Destina’nın. Belki hamilelikten, belki anne olacak olmanın getirdiği kaygıdan böyle hissediyordu, ama hissediyordu işte. Gavro’yla beraber papatya topladıkları, mendirekte elim sende oynadıkları, susayınca hayratın altın sarısı döküm musluğundan su içtikleri günleri anımsadı birer birer. Ve oğlunun ismini, bu ismi son derece garip ve tuhaf bulan kocasına aldırış etmeden Gavro koydu.

***

“Su” diye inledi Gavro, yarım yamalak açtığı gözlerini karşısındaki duvara dikerek.

Destina irkilerek sıçradı. Sonra Gavro’nun uyandığını fark edip eline sarıldı.

“Su yasak Gavro, su yasak” dedi yaramaz bir çocuğu ikna etmeye çalışır gibi.

Gavro, gözlerini Destina’ya çevirdi ve tanımaya çalışarak inceledi bu yeşil çakmak ve nemli gözleri.

“Sen misin, Destina?” diyebildi güçlükle hırıldayarak.

Destina sıktı Gavro’nun ellerini iyice.

“Benim ya, benim Gavro…” dedi bir yandan gülümseyip, bir yandan ağlayarak.

Gavro da gülümsedi, hem de ışıl ışıl gülümsedi, çocukluğundaki gibi. Çocuk yüzü belirdi, orta yaşa sırtını dayamış çizgilerinde.

 “Merak etme, hepsi geçecek” dedi zorlukla, arkadaşına güç vermek için.

Destina perişandı, gözlerini sildiği peçete ıslanıp dağılmıştı. Bu kez Gavro sıktı Destina’nın elini. Sesini temizlemeye çalışıp:

“Bilyelerim” dedi, “bilyelerim nerde Destina? Onları sana vermiştim, Çetin’e vermedin değil mi?”

Destina başka birisiydi artık. Yorgundu, üzerine üşüşen hatıralardan yorgun.

“Hiç verir miyim?” dedi çatallaşmış sesiyle.

Gavro’nun yüzünde çocuksu bir mutluluk ve rahatlama belirdi:

“Nerdeler peki?”

Destina kendini toparlamaya çalıştı, gözyaşlarını tutmaya çalışarak:

“Yassıca’nın kumlarına gömdüm hepsini” dedi.

Gavro mahcup bir biçimde:

“Teşekkür ederim” dedi ve derin uykusuna daldı.

Destina eğilip alnından öptü onu, sonra da çantasını alıp çıktı.

Mustafa SEYFİ

1991’de İzmir Karşıyaka’da doğdu. Orta öğrenimini Karşıyaka’da, lisansı Manisa’da tamamladıktan sonra dizi film çevirmenliği, muhasebecilik, editörlük, redaktörlük gibi işlerle uğraştı. Serbest Muhasebeci Mali Müşavir olmasına rağmen bu işle iştigal etmiyor. 2021 Mart ayından bu yana engelli kadrosundan girdiği Celal Bayar Üniversitesi’nde memur. Lise yıllarında başladığı yazma faaliyetlerinin sonucu bugüne dek öyküleri, şiirleri ve denemeleri Varlık, Lacivert Öykü, Ecinniler, Sözcükler, Şiirden, Onto, Çerçi, Yirmibirmart, Kirpi, Yeni E, Kırık Saat, Kaybolan Defterler gibi mecralarda yayımlandı. Bugüne dek basılan kitapları: Lacivert Uçurtma Manifestosu (2020), Geç Kalan Şehzade (2021), Günah Çıkarma (2022).

Mustafa Seyfi