30.10.2017, 06:55

Yazarlar ve gölgesi ...

Yazarlar ve gölgesi ...

 

Kısa zaman önce kişisel tercihini dillendiren ünlü bir yazarın hedef olabildiğini ve kimi yaşamların onu desteklediğini, kimi yaşamların ise ona öfke saçtığını gördük.

Ve gördük ki, ucu açık olan herşey aslında okuyucunun vizyonu ile ilgili.

*

 

Güzeliği, çocukların coşkusunu, en derin felsefeyi hayal edin, çığırtkan duygularınızı ana hatlarıyla anlatın, düşünün.

Mükemmel bir çok romanın yazarının sözlerinin ucu açıklığı ile baş edebilmek kolay mı onu düşünün?

*

Kendini mümkün olduğunca yakın tanımlamak zordur.

‘Edebi başarı’ ile donanarak  parlak yaşamın ortasında bu söylem de neyin nesidir acaba diyerek, söylemin sahibinin trajik kaderini anlattığını varsayarak bir sürü soru kafamızda döner durur.

Bu iç dünyaya yapılan sefer, bizi bilmeden akıl hayallerindeki bir ortama  alır götürür.

Nereye götürdüğünü bilemediğimiz bir yere?

Kendisinin içinde ve onun derinlerindeyizdir.

*

 

Makale gölgesi...

Bir roman gölgesi...

Gerçek bir biyografi gölgesi ile doludur bu dünya...

Muhtemelen ‘roman gölgesi’ en önemli düşüncelerinden biridir yazarın.

Bu nedenle, çok amacı olan yazarların acımasızca eleştirilmesi yerine onun yarattığı dünyaların canlı uygulamasının içinde aramalıyız sonucu.

*

Kişisel tercihler ile ve dünyayı "bilgi nesnesine" indirgeyen anlayışlar ile ‘nasıl ve nedeni’ sorgulayıp kimseyi yargılayamayız.

Nasıl  motive edildiğini?

Nasıl ve neden olduğunu?

Asla  kavrayamadığımız bir dünyadır yazarlık.

Kendi anladığını her kafaya açmak için uğraşır.

Bir ‘Bilgi, hayat küpesi’, gibidir.

*

Kısacası, tükenme noktasına da gelebilir yazarlar elbette.

Aykırı gördüklerimiz onlara normal de gelebilir.

Ustaca okuyucunun içine tohumları atandır...

Kuşkuları, ilhamları, şaşkınlıkları, hayranlıkları atandır...

Kendini arzu ve sevgi olarak empoze eder yazar.

Cesetleri veya gölgelerini inceler.

Fizikselliği, zekanın delillerini inceler.

Bir çok belirsizlikleri ve tüm tutkuları inceler.

Bir nedenden ötürü ‘iddia edilen’ her şey yazarın kendidir aslında.

 

*

Yüzleşmek için yazarlar, içini dökerler.

Roman yazarları herhangi bir alışılmış eser kullanmazlar. Aksi takdirde içe dönüklük yaşarlar.

"Kendin olmak  bir seçim değil"...

"Gözlemlenemeyen görünür dünyaya atılan adımları, ıslık çaldığımız alanları” bilmiyoruz...

 Geçitleri bilmiyoruz...

Kolektif sanatın kendisini dinlediği süreci bilmiyoruz...

*

" Bu vücut" sınırsız bir kuyu...

Gölge... Her zaman biraz düşen, biraz yükselen kendini hep gizleyen bir gölge...

Mükemmellik...

Kendisi....

O nedenle, yazarların özel yaşamları  bize uzak olsa da, işte o uzak  olduğu kadar da hassas yankı uyandıran durumları kapsar.

*

 

Ancak.

Daima anıtlarından önce geçer kişilik ülkemizde.

İtiraf edilmesi gereken bir hayranlık biçimi olamaz kişisellik işin içine daldığında.

Bu geleneklerdir.

Maneviyat tarafında hayali ve şiirsel olsada insan, fiziksel tarafında günahkardır.

Bütün incelikleri o zamana kadar, kişiliği anlaşılana kadar güzeldir, iyidir.

Hemen hemen kişiliği algılanana kadar mükemmeldir.

Yeniden kendini anlatacak şekilde, boyutsuz bir durum ile hizmete geçildiğinde kötüdür.

*

Yazı ile hizmet eder yazar.

Küçük kraliçe, kral gibidir.

Hizmetinde masalsı hava vardır...

Bir mucize vardır...

Onurlanmak vardır...

Onların gizemi rüya kalıntıları değil, daha ziyade felsefedir, okuyucunun arayışlarıdır.

Gerçekler için bir arayış...

Kısacası canlıdır.

 "Görüntülerin” doğduğu ayrıcalıklı bir yaşamdır.

*

 

Ölçeğimizi yenilemek için yeniden okuruz biz.

Yazıların kendi vizyonumuzu genişlettiğini ya da daralttığını, vizyonları aşabildiğini söyleyebilmeliyiz.

Ters hareketi söylemeyi de kabul edebilmeliyiz.

Tüm aldırmamazlıklara rağmen kendi olabilen ve kendini tanıtabilen yazarlarımıza öfke saçmak yerine olduğu gibi kabul edebilmeyi öğrenebilmeliyiz.

*

“Başarının yolu başarıyı varılması gereken bir istasyon değil, yolculuk şekli haline getirmekten geçer. Başarısızlığın yolu ise herkesi memnun etmeye çalışmaktan geçer” der, Atakan Korkmaz.

Her ne olursa olsun, her ne yaşarlarsa yaşasınlar bizim için aslolan bize sundukları o dünyadır.

Kişisellikleri değil.

*

Bu nedenle sizde  ruhunuzu kaybetmeyin...

Yüzeyselliklerin dehşetini biraz unutun...

 

 

 

Dip not;

 

 

’Kusur görmede’ bir hikaye...

 

“Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş.

Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş. Bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış; doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.

‘Yapacağın şey şu, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla.’

O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlarken adam işlemi uygulamaya koymuş. 40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş. ‘Hayatım bu akşam yemekte ne var?’
Cevap yok.

 Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekrarlamış. ‘Hayatım bu akşam yemekte ne var?’

Gene cevap yok.

 Mutfağa biraz daha yaklaşmış, mesafe 20 adım ve tekrar sormuş. ‘Hayatım bu akşam yemekte ne var?’ Hala cevap yok.
Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış.
‘Hayatım bu akşam yemekte ne var?’ Gene cevap alamamış.

Bu sefer karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş. ‘Hayatım bu akşam yemekte ne var?’
‘Hayatım beşinci kez söylüyorum, tavuk. ’Demiş...”

 

Bazen kusurlar bizde olabilir karşımızda sandığımız.

Bu nedenle de her zaman önyargıyı terketmek gerekir.

İnsanlar kendi hatasını başkalarına yüklemesini iyi bilirler.

İnsan, öncelikle kendi kusur ve ayıplarını görmesi gerekirken, başkalarının ayıp ve kusurlarını görür hep. Hatta zaman zaman kendi büyük hatalarını örter de örter, saklar da saklar. Ama başkalarının büyük hataları kenarda dursun küçücük hatalarını da bulur, hiç kaçırmaz.

Mevlana der ki;

Ey akıl sahibi! Gül dikenle beraber bulunur. Senin dikenle ne işin var, gülü demet yap… Eğer tabiatında yalnız kusurları görmek varsa tavus kuşunda çirkin ayaktan başka bir şey göremezsin.

 

29 Ekim...

1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Cumhuriyeti ilan etmesiyle bu tarih her sene coşkuyla şiirlerle kutlanır...

Kutlu olsun...

 

CUMHURİYET

Gönül verdik, sana erdik,
Ey hürriyet.
Cumhuriyet.

Herkes sever, seni över.
Ey hürriyet.
Cumhuriyet.

Canımızsın,şanımızsın,
Ey hürriyet.
Cumhuriyet.

 

Fıkra;

Köylüler Eyyub ismini, Eyip, İyip, iyp gibi bozuk şekilde telâffuz ediyorlarmış.

Bir gün Nasreddin Hoca vaazında:
- "Ey Müslümanlar! Oğlunuz olursa adını sakın Eyyûb koymayın. Halkın dilinde çokça söylene söylene, incele incele İp olur" demiş.      

 

Günün sözü;

Zaman en iyi yazardır. Her zaman mükemmel sonu yazar. Limelight

 

 

Yorumlar

Gelişmelerden Haberdar Olun

@