Bir şarkı söyle
Işık Teoman

Işık Teoman

Bir şarkı söyle

13 Nisan 2019 - 07:00

Üniversite yıllarımda gezmeyi çok seviyordum, hala seviyorum, geziyorum, görüyorum, yazıyorum. Trenle gezmek ise ayrı bir zevk benim için.  Büyük ağabeyim havacı astsubay Mustafa’nın 1977’de Bandırma’dan Diyarbakır’a çıkan tayini, bizim için de bir yolculuk fırsatı doğurmuş oldu.O tarihlerde dizeller çıkmış ama hala kara tren dediğimiz buharlı lokomotifler vardı. Doyulmaz lezzette fotoğraflar sunuyordu lokomotifler. Bir yandan buhar salıyor, bir yandan gürül gürül sesler çıkarıyor, etrafına kıvılcımlar saçıyor, kömür kokusu, sıcak buhar ile karışıyor. Dağlar, tepeler ve ormanların seyrine doyum olmuyor. Dört beş günlük bir bayram tatiline denk getirdik, annemle bir program yaptık, Diyarbakır’a gitmeye karar verdik. Annem bir süre orada kalacaktı, ben tek başıma İzmir’e dönecektim. Tarihi Basmane Gar’dan biletlerimizi aldık. Heyecan büyük, geceden valizler hazırlandı, hediyeler yerleştirildi. Sabah erkenden kalktık, Eşrefpaşa Hastanesi’nin önündeki duraktan troleybüse bindik, üç durak sonra Basmane Gar’da indik. O yıllarda Gaziler Caddesi’ne bakan kapıdan gara giriş yapılıyordu. Kurtalan Ekspres heybetli bir şekilde birinci yolda yerini almış, nazlanarak buhar salıyor, ateşçi odun ve kömür doldurup kazanı şişiriyor, kolay değil yaklaşık üç gün sürecek bir yolculuk için son hazırlıklar tamamlanıyor. Dördüncü vagonda yerlerimizi bulduk, valizlerimizi yerleştirdik, deri kaplı koltuklara kurulduk. Ben cam kenarını kaptım, annem ise karşımda oturuyor. Elimden fotoğraf makinesini hiç bırakmıyorum. Vagonların ardı ardına kapanan kapılarının tok sesleri duyuluyor, buharlı tren homurdanıyor, gar şefinin elinde işaret levhası kırmızıdan yeşile dönüyor, uzuun uzun düdüğünü çalıyor makinist. Demir tekerler önce olduğu yerde patinaj yapıyor, sonra harekete geçiyor, lokomotif ardındaki vagonları hızla sürüklüyor. Sanki Doğu Ekspresi ile İstanbul’dan Paris’e gidiyoruz, yüzümüzde öyle bir gülümseme. Menemen, Manisa, Afyon derken, 1212 kilometrelik güzergah boyunca Kırıkkale, Kayseri, Sivas, Malatya ve Elazığ’dan geçip gidiyoruz. Muhteşem görüntüler, karlı zirveler, çıkılması zor gibi görünen yokuşlar, lokomotifimiz uçuyor, makinist usta mı usta. Bazen zorlanmıyor değil, bir bakıyoruz vagonları çift lokomotif çekiyor, bir bakıyoruz en arkada bir lokomotif bizi itip duruyor. Bir zaman geliyor, lokomotif yerini dizel motora bırakmış, gürültü oldukça fazlalaşmış. Sürekli fotoğraf çekiyorum, hem de siyah beyaz, renkli filmle tanışmadık daha. Çektiğim fotoğrafları evinde kendim kurduğum karanlık odada basıyorum, bu işin mutfağını da seviyorum.İnanmayacaksınız ama tam yetmiş altı saat süren bir yolculuğun ardından Diyarbakır’a ulaştık. Bunun nedeni hattın tek olması, bu yüzden de çok bekleme yapmasıydı. Ayrıca dik yokuşlar da bizi yavaşlatıyordu. Yolculuğumuz öyle güzeldi ki, hiç de unutmadım. Ağabeyim bizi Diyarbakır istasyonunda karşıladı, Ofis semtinde yaşadıkları eve gittik. Yeğenim Akif daha minik bir bebek, onunla oynayıp duruyoruz, bir yandan da fırsat bu fırsat, Diyarbakır’ı tanımaya çalışıyoruz. Kaçak mallar o yıllarda revaçta, biz de ufak tefek hediyelik eşya alıyoruz.Gezginlik ruhumuza işlemiş ya, yerimde duramıyorum. Bir sabah annem ve ağabeyimden izni ve parayı koparır koparmaz, otobüse atladığım gibi Mardin’e gittim. Sokaklarında, caddelerinde büyülenmiş gibi gezdim o tarihi kentin. Çan,  ezan ve hazzan sesleri birbirine karışmış, Türkçe, Arapça ve Kürtçe konuşmalarla renklenmiş, Suriye sınırı kırmızı bir toprak gibi önümde uzayıp giden bu kentte bir günümü geçirdim. Mardin’den Urfa’ya geçtim, oradan da Gaziantep’e, sonra Adana’da kısa bir mola. Cebimde kala kala on beş lira kaldığını görünce otostop yapmaya karar verdim. Adana çıkışında elimi kaldırdım, gelip geçen kamyonlara sesleniyorum, “Mersin” diye ama hiçbiri durmuyor. Yürümekle yürümemek arasında kararsızca, umutsuzca beklerken, ahşap kasalı, kocaman bir BMC kamyon önümde şak diye durdu. Şoför, “atla oğlum” dedi. Buraya kadar her şey güzel, yolculuk başladı. Sohbet ediyoruz, birbirimizi tanıyoruz, derken karanlık iyice çöktü, bana da bir ağırlık, uyuyakalmışım. Şoförün, “Kalk, uyan, şarkı söyle, benim de uykumu getiriyorsun!” feryadıyla uyandım. “Şarkı söylemem ben” dedim uykulu uykulu. Şoför ani, acı bir fren yaptı, gecenin karanlığında ormanın ortasında, “Ne halin varsa gör o zaman!” dedi, beni kamyondan indirdi. Kardeşin kardeşe düşman olduğu yıllar, gerginlik, korku ve endişe içinde ne yapacağımı bilmez bir şekilde beklerken uzaktan bir otobüs gece karanlığında ışıklarını saça saça, salına salına geldi durdu, şoför kapıyı açtı. Nefes nefese, biraz da korkuyla otobüse bindim, yolda neden bir şarkı söylemedim diye hayıflandım durdum. O gün bugündür şarkı söyler gezerim.


YORUMLAR

  • 0 Yorum