Çocukluğumun kokusu
Işık Teoman

Işık Teoman

Çocukluğumun kokusu

06 Nisan 2019 - 07:00

İzmir’de, yıllar öncesinin efsane semti Tepecik’te doğdum büyüdüm, kendimi bildim bileli hep sağ iktidarları tanıdım, onların yönetiminde yaşadım ama evimizde pek siyaset konuşulmazdı. Yanılmıyorsam yedi sekiz yaşlarımdaydım, babamın beni İnciraltı’na götürdüğü günü hiç unutamıyorum. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, İzmir’e gelmiş, yaz sıcağı herhalde, seçimler var, tam olarak hatırlamıyorum. Bir kalabalık, bir izdiham, iskeleye yaklaşıyoruz babamla birlikte. İnönü iskelede, üzerinde tüm vücudunu saran bir mayo, çevresine bakınıyor, başıyla selamlıyor ve kendini İnciraltı’nın serin sularına çivileme bırakıyor, arkasından bir alkış tufanı… Sanki bunları beyazperdede, bir film sahnesinde görmüş gibiyim.

Sonra, İzmir Belediyesi’ni Adalet Partili (AP) Osman Kibar yönettiği yıllar. Doğup büyüdüğüm sokağı çok seviyorum; kaldırımlarda karşılıklı dut ağaçları sıralanıyor. Arnavut kaldırımlı taşlar, üzerinden gelip geçen faytonlar, at arabalarının çıkardığı senfonik sesler, havada şaklayan kırbaç sesleri, geldiğini duyurmak için, “Vardey sokak!” diye bağıran sürücü. Sonbaharın gelmesiyle birlikte başlayan yağışlar, mis gibi toprak kokusu, günlerce durmaksızın devam eden yağmur. Semtimi çok seviyorum, çevrem yemyeşil, bugün gıda çarşısının bulunduğu yerlerde tarlalar var, roka, nane, maydanoz, dereotu, turp ve benzeri dikimler yapılıyor, diğer tarafta Haşim Ağa’nın çiftliği var ve bugünkü Zeytinlik Caddesi’ne kadar uzanıyor.

1969 yılını çok iyi hatırlıyorum. Babam, İzmir Belediyesi’nde şoför olarak çalışıyor, öğlenleri yakın bir yerde ise mutlaka yemeğe geliyor zift kokulu kamyonu ile. O koku hala burnumun ucunda tütüyor. O yıl en yakın arkadaşım Harun’un küçük kardeşi dünyaya geldi, 1969’un yaz sıcağında, akşam saatlerinde karşımızdaki tek katlı evin küçücük odasında, sesi o kadar gür ki, tüm semti kaplıyor.

Kapının önünde bebeğin doğumunu kutluyoruz, şerbet içiyoruz lokum yiyoruz. O sırada sokağımıza babamın kullandığı kamyon geliyor, tepeleme asfalt dolu. Gelmesiyle birlikte sokağı bir zift kokusu kaplıyor. Ben dahil herkes şaşkın, ardından finişer (asfalt serme makinesi) giriyor sokağa, taşların üzerinden kayarak, korkunç sesler çıkararak. Sabaha kadar kamyonların biri geliyor, diğeri gidiyor. Gaziler Caddesi ile ara sokaklar boydan boya simsiyah asfalt ile kaplanıyor. Güzelim Arnavut kaldırımlı taşlar bu simsiyah illetin altında kalıyor çaresiz. O kesif zift kokusu semtimizi haftalarca terk etmiyor.

Aradan birkaç ay geçmeden yeni asfaltlanmış sokaklar tekrar kazılmaya ve o güne kadar foseptik kullanan evlere lağım boruları bağlanmaya başlandı. O yıllarda sadece hafta sonları eve bir Akşam, bir de Yeniasır gazetesi alınıyordu. Dün gibi hatırlıyorum, şöyle bir haber: İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar açıklama yapıyor: “İzmir’de foseptik sorunu çözülüyor, kanal sistemi getiriliyor ve bağlantılar doğruca İzmir Körfezi’ne akacak. ”Muhalefet ise soruyor: “Körfez dolmaz mı, kötü kokmaz mı?” Kibar, kibarca yanıt veriyor: ”Leb-i derya!“

O Leb-i derya gün geldi lağım doldu, taştı, koktu, evlerimizi sokaklarımızı bok kokusu sardı, günlerce yağan yağmura rağmen bir damla su birikmeyen sokakları, evleri su basmaya başladı. Her yağmurda annem kıtık yastıkları kapılara, pencerelere, bir istihkam askeri inceliğiyle yerleştirirdi, eve su girmesin diye önlemini alırdı. 

İzmir’deki körfeze giden atıklar bir deyim olarak hafızalarımıza kazındı. İzmirli olmanın ve büyüklerin sözüne karışmanın bir bedeli, “Sus bakayım, senin sıçtığın bok daha körfeze varmadı!” diye azarlanmaktı o yıllarda. O güne göre döşenen borular artan nüfus karşısında yeterli olmadı, her yıl kazıldı, tekrar asfaltlandı, üç merdiven ile çıkılan evimiz yıllar sonra bodrum katına kavuştu, penceremiz kaldırımın altında kaldı, sokak kapısını kullanamaz olduk, yan bahçeden yeni bir kapı açıldı. Sokaklara yeni kaldırımlar yapıldı, dut ve akasya ağaçları birer birer yok edildi. İzmir Körfezi Osman Kibar’ın deyimi ile leb-i derya bir bok çukuruna dönüştü. İzmir Körfez kokusuyla ünlendi. Bu koku o kadar yoğundu ki, özellikle sıcak havalarda Belkahve’ye kadar ulaşıyordu. 

1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatıyla birlikte ülkede siyasi ibre bir anda CHP’den yana döndü. İzmir’de  ‘boksör’ lakaplı İhsan Alyanak belediye başkanı seçildi, 1980 askeri darbesine kadar da görevde kaldı. 1962 yılında dönemin belediye başkanı Enver Saatçigil’in hayali olan büyük kanal projesinin ilk adımları bu dönemde konuşulmaya başlandı, ancak 1987 yılında Burhan Özfatura başkanlığında uygulanabilir projeye dönüştü. 1989 yılında Yüksel Çakmur ile birlikte projeye daha çok ağırlık verildi, rahmetli Ahmet Piriştina döneminde hızlandırılarak tamamlandı.

500 bin nüfusla başlayan proje, nüfusu altı milyonlara dayanan İzmir’in yükünü sanıyorum kaldırmıyor, zaman zaman Güzelyalı semtinde hoş olmayan kokular ile güne başlıyoruz.  Büyükşehir Belediyesi ilave pompalar ile sorunu çözmeye çalışıyor, çözecektir de. Buraya nereden geldik, 1960’lı yıllarda sağlıklı bir planlama yapılsaydı ne bugün körfezi konuşurduk, ne de imbat rüzgarını kesen, boydan boya kapatan devasa apartmanları.

Bir hayal etseniz; Birinci Kordon baştan başa cumbalı evler ile kaplı, bu evlerde turizme yönelik hediyelik eşyalar satılıyor, birçoğu butik otel olmuş, bir kısmı da meyhane, sinema… Merkezde hiç apartman yok. Bir yanda limana kadar, diğer yanda Kahramanlar semtine kadar uzanan bölgede eski yapılar ile kaplı. Apartmanlar şehir dışında yapılıyor, yaz kış demeden milyonlarca turist akın akın geliyor, Altınpark’ta Arkeoparkı geziyor, oradan Dönertaş, Agora ve Kadifekale’ye uzanıyor, antik tiyatroda oyunları izliyor, tarihi Kemeraltı Çarşısı’nda alışveriş yapıyor, hanutçu yok, laf atan, çekiştiren kimseler yok. Neyse ben çocukluğuma döneyim ve orada kalayım!

YORUMLAR

  • 0 Yorum