Türkiye oltadaki balık mı?
Mehmet Ali ÇAVUŞ

Mehmet Ali ÇAVUŞ

Türkiye oltadaki balık mı?

04 Ağustos 2018 - 08:12

 

1946 yılında Sovyet Rusya yayılma çabalarına girişince, İngiltere bu duruma karşı çıkmak istedi.  Fakat 2. Dünya Savaşı İngiltere üzerinde öyle bir tahribat yapmıştı ki, artık İngiltere'nin bu bölgeleri savunmak için Sovyet Rusya'nın karşısına çıkacak hali yoktu. Ve İngiltere şunu da görüyordu: Yeniden canlanan Rus emperyalizminin karşısına dikilecek tek güç ABD'dir.

Bundan dolayı İngiltere 1947 Şubatında Amerikan hükümetine, biri Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye'nin Batı savunması için önemi belirtilerek Türkiye'ye hem ekonomik ve hem de askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere'nin bu yardımları yapamayacağı ve hatta Yunanistan'daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve dolayısıyla sorumluluğun Amerika'ya düştüğü belirtildi.

Amerika kararını vermekte gecikmedi. Başkan Truman Amerikan Kongresi'ne 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan'a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye ile Yunanistan'ın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle anlatılıyordu: "Eğer Yunanistan silahlı bir azınlığın kontrolü altına düşerse, bunun Türkiye için sonuçları çok ciddi olur. Böyle bir durumda karışıklık ve düzensizlik bütün Orta Doğu'ya yayılabilir."

Amerikan Kongresi 22 Mayıs'ta Yunanistan'a 300 milyon ve Türkiye'ye de 100 milyon dolarlık bir askeri yardım yapılmasını kabul etti.

Truman Doktrini, savaş sonrası Amerikan dış politikasında, sonuçları günümüze kadar ulaşan olağanüstü önemde bir dönüm noktası oluşturur. Türkiye için de dışa bağımlılığın başlangıç noktadır.

Savaştan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmişlerdi. Bunun için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD'den sağlanabilirdi. Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD'ye akmış ve büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi.

Bu koşullar altında zamanın ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa'ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir.

Marshall Programı, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı.

1945'de başlayan Amerikan yardımı, 1955'e kadar 51 milyar doları buldu. Az miktarda olmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi.

Nelson A. Rockefeller, 1956 yılında Başkan Einsenhower’a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu; “Biz askeri paktlarımızı kurmaya ve sağlamlaştırmayı hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz. Büyük ölçüde politik ve askeri nüfuzumuzu garantileyecek genişlikte ekonomik yayılma planını Asya, Afrika ve diğer azgelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız. Yardım, bizimle dost olan ve bize uzun süreli askeri paktlarla bağlanmış olan ülkelere gider. Bu ülkelere yapılacak yardımlar ve açılacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalıdır. Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur. Genişletilmiş iktisadi yardım –örneğin Türkiye’ye- bazı hallerde düşünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bağımsızlık eğilimini artırıp, mevcut askeri paktları zayıflatabilir. Bu tür ülkelere –Türkiye gibi- doğrudan doğruya iktisadi yardım da yapılabilir ama bu bize uygun ve bağlı hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düşman muhalifleri zararsız bırakacak biçim ve miktarda olmalıdır. Bunlarla bağlantılı olarak özel sermaye yatırımlarını da ayarlamak gereklidir. Hükümet özel sermaye yatırımlarını cesaretlendirmeli ve onlardan akıllıca yararlanmasını bilmelidir. Bu yatırımlar yardımıyla birçok politik amaca ulaşılabilir. Bu tip özel sermaye yatırımları zamanla bütün gayrı meşru muhalefeti ve politikamıza karşı mukavemeti ortadan kaldırabilmeli veya nötralize edebilmelidir. Ayrıca bizi desteklemekte kararsız ve sallantılı olan bütün şahsi teşebbüs ve menfaat çevrelerini de etkilemelidir. Aynı zamanda ABD ile işbirliğine hazır yerli işadamlarına yardımı artırmalı ve böylece bu işadamlarının, ilgili ülkenin ekonomisinde kilit noktaları ele geçirmeleri, buna dayanarak politik etkilerinin artması sağlanmalıdır.”

Son günlerde, ABD ile Türkiye arasında rahip Brunson özelinde tırmanan gerginlik, bazılarına göre olumsuz gibi görünse de, bir başka açıdan bakıldığında olumlu olarak değerlendirilebilir.

Şöyle düşünelim; Türkiye oltadaki balık olsa idi, ABD en üst ağızdan Türkiye’yi tehdit etme gereği duyar mıydı? Çekerdi oltayı, istediğini yaptırırdı. Demek ki; Türkiye oltadan kurtulmuş, kendi ayakları üzerinde durabilen, bağımsız bir ülke haline gelmiş.

Ben inanıyorum ki; bu tür olaylar Türkiye’nin kendine olan inanç ve güvenini daha da artıracak, mazlum milletler nazarındaki itibarını da yükseltecektir.

YORUMLAR

  • 0 Yorum