Nur YILMAZ

Nur YILMAZ

Anneler...

11 Mayıs 2019 - 07:00

Bölünemez, ayrıştırılamaz bir varlık...

‘Niteliklerini daha alt düzeyden varlıklar olarak taşıyan bir töz değil, baştan sona varoluş olan bir varlık.’ Jean-Paul Sartre’nin dediği gibi varlık baştan sona varoluş içinde.

Ve o varoluş, o bölünemez ayrıştırılamaz varlık öyle bir fert yaratmış ki, adına da ‘kadın’ demiş, ‘ana’ demiş.

Ve bu cennet kendilerine, ayaklarına hediye edilmiş. 

*

Bir de diğer yönden bakalım.

‘Deli Kadın Hikayeleri’nde, Mine Söğüt der ki; 

“Size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.

Sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret, 

doğurmaya mahkum, çocuklarını kaybetmekle mühürlü, yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.

İçlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencereden bakacağım.

O pencerelerden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım.”

Bir de baktığımız bu yön var.

*

Eğer birşeye saygı göstereceksek ve kutsayacaksak sanırım ilk sırada yer alır anne.

Ve bu olmalı.

Paha biçilemez olmalı.

İstisnalardan söz etmiyorum. 

Hayvanlardan daha aşağı olanlar da var. 

Bir kedinin yavrularına yaptığı annelikten ders alması gerekenler var. Onlar şevkatten yoksunlar. 

Merhametten eksikler.

Onları bu yazıdan muaf tutuyorum.

*

Tabi bir de tüm annelerin bu kadar mükemmelleştirilmesi de doğru değil. Bu da bir sorun. 

Onlar da kusurlu.

Ve kendilerini de yok sayıp sadece çocuklara da kendilerini adaması gerekliymiş gibi bir ön yargı da onları kuşatmış durumda.

Bu da bir yanılgı. 

Onların arka plandaki duyguları da yok sayılmamalı.

Bu nedenle bu tür yaklaşımı da asla doğru bulmuyorum.

*

Bilmelisiniz ki; hiç bir anne kusursuz değildir.

Yargılarken "neden" diye de sormamız şart. 

Ancak şevkat yoksunu olanları, çocuk olduğunda onları kullananları da anne sınıfına sokmak hiç doğru olmadığı gibi o kelimenin manası da kirletiliyor bana göre.

*

Annelik bir varoluş armağanıdır.

Onlar bu armağanı çocuklarını kullanarak harcamamalı.

Onlar eşlerini kaybetmemek uğruna çocukların istismarına, tacizlere, tecavüzlere göz yumarak armağanı yok ediyorlar.

Onlar minicik bedenleri çalıştırarak, dilendirerek kullanıyorlar.

Onlar anne değil, olamazlar. 

Onlar haketmiyorlar övgü dolu sözleri.

*

Ancak hakedenler de sonuna kadar, dibine kadar bu armağanı hakediyorlar.

Ve bu sonlu yaşamda bu kötü istisnalar kaideyi bozmazlar.

Annelik kutsaldır kaidesini bozamazlar. 

Bozamayacaklar.

*

Unutmamalıyız ki; dünya düzeninde hiçbir rol özel değildir.

Hiç bir kimlik özel değildir. 

Hiç bir ilişki özel olmayabilir. 

‘Annelik’ vasfı hariç.

Annenin adı olan ancak, ‘içi boş’ olan durumlardan değil.

 ‘Gerçek annelik’ vasfından söz ediyorum. 

*

Yaşam sonlu.

Yaşamın daha yüce bir amacı var.

Daha derinlerde büyük resim var.

Daha da derinlere yerleştirilmiş büyük bir tasarım var.

Ve bizler bu tasarım içinde bir anne şevkati ile kucaklanmışız.

*

Evet...

Yarın Anneler Günü...

Mayıs’ın ikinci pazarı...

Ve bu anneler gününde de yeryüzünde annesinden ayrı olan onbinlerce çocuğun annelerine kavuşmasını dileğin.

Binlerce aç çocuğun doymasını dileğin.

Kaybedenleri düşünün.

*

Kaybedenler de büyük düğümlenmeler olur her seferinde. 

Benim de boğazım düğümlenir.

Kaybedenlerdenim çünkü.

Derim ki: “Aklıma sen geldiğinde yüreğim bir yerlere sığmıyor. Yüreğim acıyor. Bazen hafifletiyorum acımı ama sonra en güzel zamanlarımız gözümde canlanıyor. 

Neredesin? Yavrunu bırakıp hiçbir yere gitmezdin sen? Canım yanıyor. 

Kelimeler boğazımda düğümleniyor. 

Her gün, ama her anneler gününde daha çok, daha çok canım yanıyor...”

*

Bu nedenle, bu gün sadece bir günlük bir hediye trafiği olmasın sizin için.

Bir sevgi gösterisi, paylaşım merkezi de olmasın. 

Ticari kaygıları itin.

Ona  ‘seni seviyorum’ diyerek sarılın yeter. 

Ne derseniz deyin, annenize bir içten sarılmak yeter.

Sıkı sıkı, derinden, sevginin en güzel hali ile sarılın.

*

Gerçek sevginin kanıtlanma ihtiyacı yoktur önce bunu anlayın. 

Şovlara, yazılara, fotoğraflara da ihtiyacı yoktur.

Ticari hediyelere ise hiç yok.

Ona olan gerçek sevginizi tek bir günde kanıtlayamazsınız. 

Sevginizi hayatın akışına bırakın. 

Sevgi zamana sığmaz, zamanı aşar da gider. 

İşte o gerçek sevgiyi zamana sığdırmaya çalışırsanız  ‘kapitalizmin’ kölesi olursunuz.

Siz gerçek akışta kaybolun, sevgi sizi bulacaktır...

Dip not;

Hikaye...

“Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı...

Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü...

Bir tanecik yavrusuydu her zaman...

Ama ilkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. 

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.

Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu.

Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü.

Ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu.

Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.

Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu, en azından kimseye yük olmazdı.

Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu.

Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.

Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:

‘Sanki yeniden dünyaya geldim!’ dedi. ‘Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?’

Yaşlı doktor: ‘Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!.’ diye gülümsedi.

Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!.’ ”

Peki siz bu kadar sevebilir misiniz?

Bu kadar içten, hesapsız, beklentisiz...

Mutlu kalın...

Fıkra; 

Agideyi (Erzurum usulü akide şekeri) çok seven kadının kocası ölür. Aradan uzun zaman geçer. Adet üzere oğlan anasına sorar;

- Ana sen agideyi çoh sevirsen, sene agide mi alim, yohsa seni ere mi(kocaya) verim?

Anası içini çeke, cevap verir;

- Oğul, ben ehdiyar gari. Agideyi hanci dişiminnen yiyimçi?

Günün sözü; 

"Anne kelimesi tüm çocukların kalplerinde ve dudaklarında ki en kutsal sözcüktür". The Crow...


YORUMLAR

  • 0 Yorum