Değişebilsek...
Reklam
Nur YILMAZ

Nur YILMAZ

Değişebilsek...

05 Ocak 2019 - 09:17

Şöyle bir etrafınıza bakın bireyler ne üretiyoruz?
Hatta üretsek bile ürettiğimizin hakkını alabiliyor muyuz?
Hayır.
Daha da kötüsü yüreğimizdeki güzelliklerin kapılarını açamıyoruz.
Bilginin dayanışma ve paylaşmayla çoğaldığını unuttuk gitti.
*
Mülkiyetin olmadığı çok öncelerden daha iyi biliniyordu. 
Ancak şimdilerde unutuldu ve daha da kötüsü her şeyde mülkiyet oluşturuldu. 
Maddiyat ile birlikte çocuklar üstünde, hatta komşularınız üstünde bile mülkiyet oluşturuldu.
Kişisel evler hapishanelerimiz oldu. 
*
Kimsenin hapishanelere kapatılmadığı özgür bir dünya var mı?
Şu anda yok.
Peki ne zaman öyle bir dünyaya  adım atılır?
Sahte sevgi ve saygı bittiği zaman.
Güç savaşları, benlik savaşları, nutuklar bittiği zaman.
Gerçekten insanoğlu ‘insan’ olduğu zaman.
*
Haraçlar ne zaman biter?
Kabullenen sistemler ne zaman biter?
Gittikçe budanan özlük hakları ne zaman geri gelir? 
Bilinmez.
Kitap okumayan, dizi ve magazin ile zehirlenen kişiler ne zaman uyanır? 
Bilinmez.
*
Ancak, bildiğimiz kurban edildik.
Bizler kurban edildik.
Yavaş yavaş, sinsice bu kurban edilişler devam ediyor.
Düşünmüyoruz.
Her şeyi bir yana bırakıp düşünmüyoruz.
Adaletsizlikleri, boyun eğmeleri, ezmeleri, fikirsizlikleri, ayrıştırmaları düşünmüyoruz.
*
Korkanız. 
Sineniz.
Değişebilsek oysa. 
Korkmadan değişebilsek. 
Ne kadar güzel olurdu değil mi?
Ama değişmek yerine maalesef  ki, daha da ekledik tüm olumsuzlukları zihnimize, bedenimize, yaşamımıza. 
*
Örneğin;
Deprem bölgesine bina izni verenler olduk.
Ağaçları katledenler olduk.
3 kattan fazla kat çıkılmasına göz yuman yöneticiler olduk.
Binalardan demir-çimento çalanlar olduk.
Hazine arazilerini yok edenler olduk.
İmar afları ile geçinenler olduk.
*
Dahası da var.
Irkları yüzünden ayırımcılık yapanlar olduk.
Din yüzünden, dil yüzünden kendimizden olmayanı kötüleyenler olduk.
Çoluk çocuğa, hayvana eziyet edenler olduk.
Fikirlerini açıkça beyan edenleri taşlayanlar olduk.
Nerede kardeşlik?
Yok.
Ve tüm bunların dışında, ‘elden ne gelir’ diye hayıflananlar olduk.

*
İnanmak zorundayız.
Olumsuz örneklerin yok denecek kadar azaldığı günler inşallah gelir. 
İşte buna inanmak zorundayız.
Uygulamalarınla, söylemlerinle değersizleştirmeyi yapanlar son bulur. 
İşte buna inanmak zorundayız.
*
Hayatı, insanlığı, kendi ayaklarının üzerinde onurluca durmayı hatırlayamayanlar, bilmeyenler hatırlasın ve bilsin.
Bilmezden gelenler umursamazlıklarını kenara itsin ve gelsin.
Şimdi inanmak zamanı.
Unutanlar hatırlasın.
Saklananlar hatırlasın.

*
Unutmak içimizde varsa, kaybettiklerimizi hatırlamak da özümüzde var.
Bilmeliyiz ki, hayatın içinde siyah olmadan beyaz da olmaz.
Sertab şarkısında ne der;
“Unutursun için yana yana,
unutursun ölüm sana bana.
Zaman basıp kanayan yarana,
unutursun unutursun...
*
Kendimizi hoşgörüden alıkoyarak, kardeşliğin yitirildiği bir dünyaya hapsederek orada boğulmamızı sağlayan güçler özdeğerlerimizi unutmamızı istiyor. 
İşte boğulmamızın esas sebebi, kardeşlik dışında odaklandığımız düşünceler, bu yönde beklentiler ve bu yöndeki bencil odaklanmalardır.
*
İnsanoğlu özünde zaten hayatının tamamen mutluluktan oluşması gerektiğine inanır. Ve bu yönde çabalar.
Hep umut eder.
Hiç hastalanmayacağını düşünür.
Hiç para sıkıntısı çekmemesi gerektiğini savunur.
Hep mutlu bir ömür sürmek ister ve hep tek bir birey içindir istenenler.
Beklentiler ve umutlar birliğimize dair olmalı oysa.
*
Bu olmazsa bizler, tüm değişmesi gereken her şeyden hatalarımızdan kaçar gibi kaçmak isteriz.
Kaçamadığımızda ise yıkılır ve bir kenara çekiliriz.
Yaşadığımız bütün kötümser, olumsuz deneyimler bize aslında şunu söyler:
“Değiş. Değişimden korkma.”
*
Şemsi Tebrizi’nin Aşk romanında geçen 40 kuralı’ndan 
14. kuralı ne der:
“Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. 
Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”


Dip notlar;

Hırs...

ABD'nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir. 
İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5. caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı.
Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel, düşen adamın yanına gelerek ‘yerinden kalkmadığı taktirde yaralandığını’ öne sürerek sigortadan hatrı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi. 
Bir anda ‘emeksiz’ kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı. Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı.
Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.


Hazreti Mevlana'ya sormuşlar:

"Gözden uzak olan gönüle de mi uzak olur?"
Hazreti Mevlana şöyle cevap vermiş:
"Gönüle giren gözden uzak olsa ne olur.
 Gönlümde olup da gözümle görmedigim tüm dostlarım gül gibidir, Yusuf'a benzer.
Kokusunu almaya bir Yakup ister.
Dostluğu Allah celle celâluhu korur, kurda kuşa yem etmez.
Dost gönülde oldu mu göz de gerekmez.’’

Mutlu kalın...


Fıkra; 

Bir TIR şoförü direksiyon hakimiyetini kaybederek ana yolun dibinde, Temel’in evinden içeri girer:
-“Yolumu şaşirdimda. Rize’ye cideyiduum,” demiş.
Temel de sakince:
-“Koridoru geçeysun, salondan sağa sapaysun, tümdüz cideysun, işte orasu Rize da” 

Günün sözü; 
“Gerçeklik, siyah ve beyazda daha belirgindir.” Octavio Paz
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum