Nur YILMAZ

Nur YILMAZ

Farketmek...

06 Nisan 2019 - 07:00


Nisan ayı farkındalık ayı...

Peşpeşe bize hatırlatmalar yapıyor.

Bahar uyanışı da keza hayatımızı aydınlatmaz mı?

Karanlık, soğuk günlerden çıkış, içimize mis gibi baharın kokusunu yaymaz mı?

Hayat uyanışta. 

Bu nedenle de bahar ayları, sağlıkla ilgili farkındalıklar olarak tarihte yer edinmiş.

Bu önemli hastalığa dikkat çekmek amacıyla Nisan ayının ilk haftası, Türkiye’de “Kanserle Savaş Haftası” olarak kabul ediliyor. 7 Nisan ise ‘Dünya Sağlık Günü.’

*


Kanser hem dünyada hem de ülkemizde oldukça sık rastlanan bir hastalık.

Sebebi bilinen ölümler sıralamasında kardiyovasküler hastalıklardan sonra ikinci ölüm sebebi maalesef.

İşte bu nedenle, önemli bir toplum sağlığı problemi iken, hala tam olarak tedavisinin de bulunamaması manidar.

*

Özellikle ortaya çıkışının önlenebildiği söylenir.

Tarama ile, erken teşhis ile yok edilebildiği söylenir.

Kemoterapinin yaşam kalitesine zarar versede tedavi içinde en büyük seçenek olduğu söylenir. Kısaca hakkında çok şey söylenir.

*


Yaş, cinsiyet, dil, din, ırk ayırımı yapmaz kanser.

Ve bunu yazdığıma öyle üzgünüm ki, bu şekilde büyümeye devam ettiği taktirde 2030 yılında 22 milyon yeni vaka ortaya çıkacak. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı son rakamlara göre ise kanser vakaları 2035 yılına kadar yılda 24 milyonu bulacak. 


*

Ne yapılabilir? Diye düşünmeden edemiyoruz. 

Sadece bireyler ve toplumların sağlıklı beslenme biçiminin seçilmesi ile bir çok vakanın engellenebilirliği bilinmesine rağmen hormonların, ilaçların, kimyasalların besinlerimiz üzerinde hala kullanılması kanımı donduruyor. 

Dünyada her yıl 14 milyon kişinin kansere yakalandığını ve 8,2 milyon kişinin ölümüne sebep olduğunu düşündüğümde ilaç şirketlerinin devasa kazancı da birden gözümde beliriyor.


*

Alkol, tütün, spor vs vs gibi elbette kötü alışkanlıkların terkedilmesi, iyi alışkanlıkların yerine gelmesi gibi olasılıklar dile getirilse de en önemlisi ‘besin temizliği’ bana göre.

Ne yaparsanız yapın, sağlıklı ve doğal beslenmediğiniz sürece, hormonları, ilaçları bedeninize aldığınız sürece bahsedilen artışlar hızlanacak, asla küçülmeyecektir.

*


Kanser önlenebilir mi? 

Önlenebilir.

Doktorların açıklamalarına göre kanserlerin 3’te 1’i önlenemeyen, 3’te 2’si ise önlenebilir grupta. ‘Türkiye’de ise, kanserlerin önemli bir kısmı önlenebilen kanserler. Genetik faktörler ‘önlenemeyen’, yanlış beslenme ve yaşam alışkanlıkları, sigara, alkol, çevresel faktörler ve mesleki kimyasallara maruz kalmak ‘önlenebilir’ ise neden kanser hastalıklar sıralamasında hala ilk sırada? 

Peki, neden önlenemedi bu güne kadar?


*

Hala, kansere bağlı ölümler neden artış gösteriyor? 

Neden halk obezite ile karşı karşıya bırakıldı?

Neden hormonlar, GDO’lar, MSG’ler, kimyasallar tamamen yasak değil?

Neden uzun raf ömürleri halen kullanılıyor?

Nedenler hiç bitmez.

*

Hiç kuşkusuz ki, kanser tedavi üzerine yapılan yatırımlar var, ancak ardından hormonların da arttırılması tesadüf mü?

Eylem planları ile kontrol altına alınabiliyorsa şayet neden bu eylem planlarında sıfır kimyasal yok?

Çelişkiler yumağı değil mi bu?

*

Bana göre, ilk önce tamamen GDO’lu ve hormonlu besinler yasaklanmalı. Renklendiriciler, kıvam arttırıcılar vs vs saymakla bitmeyen ambalajlanmış ürünler, raf ömrü uzatılmış ürünler ilk eylem planıdır.

Pestisit kullanımının durdurulması ilk eylem planıdır.

Hibrit tohumun kaldırılması ilk eylem planıdır.

Sonrasında bununla beraber alkol ile mücadele, fiziksel aktivetinin arttırılması, tuzun kısıtlı kullanılması vs vs gelmelidir.

*

Kanser türlerinin uyarılarını erken keşfetmek çok önemli, ancak olmadan, var edilmeden önlem alınması daha önemli değil mi?

Kanserde erken tanı programları oluşturulurken, politikacıların da hedefleri olmalı, önce onlar farkındalıklarını arttırmalı değil mi?

Ülkemizde meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanserleri için sağlık kurumlarında tarama programları yürütülüyor. 

Önemli gelişmeler bunlar. Ama neden ilaçla, hibrit tohumla, hormonla tam bir mücadele edilemiyor?

*

Dünya kanser istatistiklerine göre, 2035 yılında yıllık 24 milyon vaka korkutucu değil mi sizce?

Bu oran çok yüksek. 

Dünyada ve Türkiye’de kalp-damar hastalıklarından sonra en sık görülen ikinci ölüm sebebi olması nasıl da göz ardı ediliyor anlamıyorum.

Bu bilinir iken nasıl da karteller hormonlarla halen oynamaya devam ediyor açıklanası ve inanılası değil.

Pes dedirten cinsten.

*

Kanserden korunmada dengeli beslenme deniyor, ancak piyasaya kimyasalı, pestisiti bol ürünler seriliyor.

Doktorlar, ‘Dengeli beslenildiğinde, ihtiyacımız olan antioksidanları, vitaminleri alırsınız’ diyor, hangi besinle dengeli beslenecek bu millet bilinemiyor.

Egzersiz yapın deniliyor, her yer beton ve egzoz altında nasıl egzersiz yapılır acaba? Buna değinilmiyor.

Bağışıklık sistemini güçlendirin deniliyor, onca hormonlu yiyecek bağırsaklarda ki probiyotikleri öldürüyor.

Buğday maalesef buğdaylıktan çıktı. 

Nasıl bağışıklık güçlenecek?

*

Kanserde doğru bilinen pek çok yanlış var. 

Pek çok. 

Bu nedenle kanser kaderiniz olmasın.

Tüm yeni kanser vakalarının en az yarısı önlenebilir veya tarama ile erken yakalanabilir...

*

Ve gelelim 7 Nisan gününe.  Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) anayasasının yürürlüğe girdiği 7 Nisan tarihi 1945 yılından itibaren tüm dünyada Birleşmiş Milletler’de alınan bir karar ile birlikte Dünya Sağlık Günü olarak kutlanmakta. 

Peki neden kutlanır? 

‘Sağlıklı toplumlar için öncelikle toplumun en küçük yapı taşı bireyin sağlıklı olması gerekir.’ Diye düşünüldüğünden kutlanır.

Eee peki sağlıklı birey yetişmesi için kimyasalları dayayan kimler?

*

Dünya Sağlık Örgütü  Birleşmiş Milletler’e bağlı olan ve toplum sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmalar yapan örgüt değil mi? 

Hiç mi yaptırımı yok, hiç mi gücü yok? 

O zaman bu artış neyin nesi?

Dayatmalar, kimyasallara zorlanmalar neyin nesi?

*

Düşünüyorum...

Düşünüyorum. 

Düşünüyorum.

Sonuç...

“Demek, öyle bir ‘güç’ var ki, ‘pamuk ipliği’ gibi hayatımız ellerinde...”


Dip notlar;


Bugün, ‘Öldürülen Gazeteciler Günü.’

6 Nisan....

İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalif yazılarıyla tanınan dönemin Serbesti Gazetesi Çalışanı Hasan Fehmi Bey’in öldürülmesinin üzerinden 110 yıl geçti.

Türkiye’de ise o günden bu yana 100’ü aşkın gazeteci öldürüldü. O kadar çok gazeteci de cezaevinde bulunuyor. 

Krikor Zohrab’tan, Uğur Mumcu’ya...

Hrant Dink’den, Metin Göktepe’ye...

Ne faili meçhul cinayetler gördü bu ülke.

Türkiye’de en çok gazetecilerin öldürüldüğü yıl ise 1992 yılı ne yazık ki. Ha bide şu var. Hapiste olan gazeteciler sıralamasında dünya genelinde ilk sıralar da bizim.

Oda farklı bir açı.

Demek ki, ülkemizde basın özgürlüğüne duyulan bir “öfke” var.

Aradan geçen 110 yıl çok şey ifade etmeli.

Halkın haber alma hakkı yüzünden hedef gazeteciler olmamalı.

İçinden geçtiğimiz dönem insanı karamsarlığa götüren bir dönem. Ancak, bu sıkıntılı dönemlerde bütün bireylerin hakları için yazıp çizen basın emekçisine artık gereken önem verilmeli. 

Halkın doğru haber alma, gerçekleri öğrenme, bilgilenme hakkı ortadan kaldırılmamalı.

Bu olduğunda hastalık var demektir. Çöküş var demektir.

Günümüz gazeteciliği fevkalade zor günler geçirse de ayakta...

Ayakta da olacak.

Temel hak ve özgürlüğümüz olan düşünce ve ifade özgürlüğünü ilke edinen gazetecileri ve aydınları görmezden gelmeyin!


‘Bahar’a, ‘barış’a selam...


Bahar mevsiminin şenlikli gelişi heyacanlandırdı bizi.

Yeşeren, yenilenen doğa var karşımızda. Ancak sadece o değil ki. Umutlar da yeşerdi...

Hayretle ‘bahar geldi’ diye şenlendik. Pembe, yeşil baharlar patlayıverdi dallarımızda.

Yenilenen bahar...

Ev, iş, yaşam, düzen derken yeşillendik.

Çoğu kez, önünden geçtiğiniz ağacın cezbedici hali belki ilk kez takıldı gözlerinize. Kuşların sesi belki daha da güzel geldi bu bahar size.

Sokağınız, caddeniz, ağaçlarınızı ilk kez baharda daha da şenlikli gördünüz.

İlk kez görüyormuşçasına gözünüzü alamadınız bahardan, sevinçten.

Bu yıl bahar demek barış demek.

Rengarenk bahar çiçekleri sevgi demek.

Barışın tomurcukları açtı bu yıl doğada ve gönüllerde.

Kardeşliğin dili konuşdu...

Her kesimde. Politikacılarda, halkta bahar dili konuşuldu.

Barış için halklar kenetlendi.

Bu kenetlenme içinde her türden ayrımcılığı da bırakalım. 

Bize bu yakışır...


Mutlu kalın...


Fıkra; 

Erzurum Belediyesi’nin kuruluş yıllarında fahri olarak her işe koşuşturan Cafer Ağa'nın bu gayretlerini ödüllendirmek için Ankara'ya gidecek heyete onu da yazmışlar.

Cafer Ağa bu haberden çok memnun olmuş. Öyle ya önemli olmazsa heyete adını yazarlar mı?

Cafer Ağa o akşam eve her günkünden farklı bir havayla gelince hanımı merak edip sormuş:

- Cefer, o gözel sufatın niye ele töhmüş, mosolun asmışsan, bişeye mi sinirlendin?

- Ben sinirlenmim kim sinirlensin! 

Bıhdım usandım. Sohahlar mi temizlenecah, gel Cefer Ağa, çölpühler mi payhlanacah, gel Cefer Ağa. Şindi de Engere'de hökümatın işi bozulmuş, gel Cefer Ağa!


Günün sözü;

"Hayat bizi yere serebilir fakat ayağa kalkıp kalkmamak bize kalmış." Film replikleri... (The Karate Kid)


YORUMLAR

  • 0 Yorum