İşsizlik artıyor...
Nur YILMAZ

Nur YILMAZ

İşsizlik artıyor...

23 Mart 2019 - 15:13

İşsizlik rekora koşuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, 2018 başından beri artmaya devam eden işsizlik oranı yüzde 12,3'e ulaştı.

Bu ne demek?

4 milyona yakın işsiz var demek.

*

Başka oranlar da paylaşalım:

Tarım dışı işsizlik oranı yüzde 14,3.

15-24 yaş grubundaki işsizlik oranı yüzde 23,6.

15-64 yaş grubundaki oran yüzde 12,6.

İstihdam oranı ise yüzde 46,5.

*

Verilere göre, istihdam edilenlerin yüzde 17,7'si tarım, yüzde 20'si sanayi, yüzde 6,5'i inşaat, yüzde 55,8'i ise hizmet sektöründe yer aldı.

Çalışanların yüzde 33,6'sı ise kayıtdışı.

Kamu istihdamı ise yüzde 20,8 arttı.

Yani, işsizliği azaltmak için açılan istihdam paketleri de yeterli olmadı...

*

İşsizlik fenadır.

Başıma gelmedi diyeniniz azdır. Deneyimleyenleriniz mutlaka olmuştur.

Para kazanmak için yapılan bin bir zorunluluğa baş eğmenize rağmen işsiz kalırsanız işte önce o zorunluluklara yanarsınız.

*

İşte, ilk başta bunlara hayıflanırsınız.

Yaptığınız fedakarlıklar gelir hemen gözünüzün önüne.

Zorunluluklar değil de, insanın kendini çaresiz hissetmesidir belki de en yıkıcı olan.

*

Siz, tinsel-düşünsel varoluş serüveninizi düşlerken, tüm bunlardan uzak bir ‘iş’te varoluş savaşı verebilirsiniz. Hatta, sıkıcı iş trafiği sinirlerinizi gerer. Ancak, her ne sebeple olursa olsun işsizliği deneyimlemeye başladığınızda işte o çaresizlik kuşatır birden ruhunuzu.

*

O bağlamda, ‘ya düşlerimin peşinden gidemedim’ der serüveninizi kurcalarsınız.

Ya da yanlış kurguladığınız hayatınızı sorgularsınız.

Kendinizi bırakmak, unutmak, uyumak istersiniz.

 

*

Bireyin kökten özgürlüğünü vurgulayan varoluşçu akımın sözcülüğünü üstlenen 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden Jean-Paul Sartre ilk romanında (1938, bulantı) der ki; ‘Kendimi bırakmak, unutmak, uyumak istiyorum. Ama yapamıyorum bunu; boğuluyorum: varoluş her tarafımdan, gözlerimden, burnumdan, ağzımdan içeri dalıyor.’

*

İşte 'varoluşumuz’ bu metropol yaşamda göz ardı edilemeyen bir işimiz, ekmek kapımız olmasına da bağlı...

Tamamen maddesel...

*

Yaşam içinde ‘işsizlik’ statüsü ile bezenen işsizler farklılıklarını her yerde gösterirler.

Hele ki okumamış iseniz ve vasfınız yoksa çok ustaca çırpınan işsizler olursunuz.

Çünkü işsizler farklı görülür bu sistemde.

İşsizler aylaktır.

İşsizler zavallıdır. Veya kusurludur.

İşsizlik sadece parasızlık değildir işte bu nedenle.

*

Etrafınıza bir bakın ne olur.

Bir bakın ki, gördüğünüz herkesin iş arıyor olması gözünüze takılır hemen. Herkesin işsiz kalmış olması takılır.

Bu durumda iş nerede?

Elbette sınırları daralmış vaziyetde.

Ve siz hangi koşullarda iş bulabileceksiniz?

*

Hadi buldunuz diyelim kaç saat çalışacaksınız?

Kaç kişinin işini yapacaksınız?

İşsizliğin içinde yaşamını sürdürebilmek için kimbilir hangi olumsuzluklara boyun bükülecek.

 

''Hepimizin bildiği gibi, çoktan mahvolmamış ve bozulmamış tek bir hayat yaşanmamış, çoktan tahrip ve imha edilmemiş tek bir varoluş gerçekleşmemiştir” diyor Thomas Bernhard otobiyografik beşlemesinin ilk kitabı ‘Neden’de.

Tam da boyun eğdirilen sistem tahrip sistemi değil mi?

*

Günümüzde yaşanan işsizlik sorunu da ağır tramvalar oluşturmaya bu sistem ile başlamadı mı?

Düzensizlikler çoktan başladı da bunların da meyvalarını hep görmedik mi?

Sıra millet ile devletin birbirini iyi algılamasında artık.

Sıra, aynı hamurdan olan devlet ve milletin birbirini iyi anlamasında.

*

İşsizlik bir çok düşüncenin ana çıkış noktasıdır yeri geldiğinde.

Çünkü ekmeğinin derdinde olanlar gayrı düşünceleri unutur giderler.

Çok isteyelim, az isteyelim.

Çok versinler az versinler yerine ‘iş başa düştü’ diye düşünürler.

*

Köle, yeri gelir artık köleliğini resmen kabul eder.

İşleyişte de bu böyledir.

Kavrayışta da.

Köklere inin.

Temele.

Ne görüyorsunuz?

 

*

Demokratikleşme mi?

Muhtaç olanları mı?

Dayatmaları mı?

Gücün belirtilerini mi?

Metropol içinde ezilenleri mi?

*

Lokma ‘büyük aslan’ın ağzında değil midesinde artık.

Devletin gücü ve sorumluluğu da büyük.

Devlet küçülürse ne olur?

Sorumlulular küçülür mü?

Hayır daha da artar.

O nedenle, bir an önce öncelikler belirlenmeli.

*

Kolay mı?

Değil.

Kaybeden için kolay mı? Hiç değil.

Kökten değişim gerek.

Türkiye'de yaşayan biz insanlar ne durumda olduğumuzu biliyor muyuz?

Biliyoruz.

Daha da ötesini de biliyor muyduk?

Biliyorduk.

Sonrasını bilmek mümkün mü?

Tabii ki değil. Ancak kestirmek mümkün.

*

"Ne durumda olduğumuz" konusu çok önemli.

İşsizliğin bu denli artması ve hayatın oldukça pahalı olması çok çok önemli.

Kaygılanıp kaygılanmamamız da çok önemli.

Dertlerimiz çok önmeli.

Hoşnutluklarımız, hoşnutsuzluklarımız, bizi rahatsız eden her şey şimdilerde çok önemli.

 

*

Bir çok durumla içiçeyiz şu ekonomik kriz döneminde.

İşlerimizle uğraşıyoruz diyemeyen, iflas eden, işten çıkarılan o kadar çok kişi var ki.

Nedir eksik olan.

Evet bir şeyler eksik. Ama ne?

Bir şeyleri kaybediyoruz?

Ama neyi?

Eksik olanı da bulmak istediğimizde karşımıza o denli güçlü zırhlar çıkıyor ki şaşkınız.

*

O kadar çok tehlike var ki göğüslememiz gereken.

Nereden başlansa o zırh ülkemizin üstünde.

Elbette zor dönemler.

Zor durumlar bunlar.

Fakat aşılamaz değil.

Çökertecek olan değil.

Vahim olan çökmemizi düşünmektir.

Biz birlik ile bunu bertaraf ettiğimiz ve o eksik olan taşı bulduğumuz zaman her şey yerli yerine gelecektir.

*

Türkiye'de yaşayanlar olarak zor durumda olduğumuzu kabullenmeliyiz. Ancak aşılamaz zorluklar olmadığını da bilmeliyiz. Durumumuz belki kritik, fakat ölümcül değil...

*

Biz bu zamana ve yere misafiriz. Geçip gidiyoruz. Amacımız, gözlemek, öğrenmek, büyümek, sevmek ve sonra eve geri dönmek.” der Aborjinler.

Bu nedenle, bizler de geçip giderken zorlukları aşarak aldığımız yaraları sürekli sarmalıyız.

Eve dönüş ise hep, ama hep umutla olmalı...

*

Hem biz neleri aşmadık ki...

Aşarız her engeli aşarız.

Eyvallah der aşarız.

Çünkü güçlüyüz.

 

Dip notlar;

 

1844 El yazmaları... Karl Marx

İşçi hayatını nesneye koyar; ama artık hayatı kendine değil, nesneye aittir. Dolayısıyla, bu etkinlik ne kadar fazla olursa, işçinin nesnelerden yoksunluğu da o kadar artar.

Emeğinin ürünü, kendisi değildir.

Onun için bu ürün ne kadar büyükse, kendisi o kadar küçüktür.

İşçinin kendi ürününden dışlaştırılması, sadece emeğinin bir nesne, dışsal bir varoluş olduğu anlamına gelmez, onun dışında bağımsız, ondan başka bir şey olarak var olduğu, karşısına dikilen bağımsız bir güç olduğu anlamına da gelir; yani işçinin nesneye aktardığı hayat, yabancı ve düşman bir şey olarak karşısına çıkmaktadır.”

 

 

Felsefe satmak...

Bir Hintli Cambridge felsefeyi bitirmiş, Hindistan’a dönüp bir felsefeci dükkanı açmış.

Kapıya ‘Cambridge felsefe mezunu’ diye tabela asmış.

Bir süre işler gayet iyi gitmiş ama sonra birden pek kimse gelmemeye başlamış.

Bekle bekle iş yok.

Sonra başını çıkarıp dışarı bakmış, karşıya başka felsefeci açılmış ve herkes oraya gidiyor.

O felsefecinin kapısında bir tabela asılıymış:

Cambridge’den terk.’

 

Mutlu kalın...

 

Fıkra;

Nasa uzay üssünde yeni bir deneme yapılıyormuş.

Gönüllü başvuranlar arasından Temel, astronot adayı olarak seçilmiş. Ön elemede oldukça sıkı testleri geçen Temel; 3 aylık ikinci bir eğitim ile iyi bir astronot olabilmiş.

Beklenen an gelmiş ve Temel bir maymunla birlikte uzay mekiğine binerek havalanmış.

Atmosfer aşıldıktan sonra Temel'in ilk işi; kendisine sıkı sıkıya söylenildiği gibi zarfları açıp maymunun ve kendisinin görev kartlarını okumak olmuş.

Maymunun görevleri:

"Yerküre ile bağlantıyı sürekli kontrol altında tutmak; her 2 saatte bir yörüngedeki sapmaları ayarlamak; füze içindeki hava basıncı, ısı, iletkenlik değerlerini aşağıya bildirmek; yakıt harcamasını ve motorların sırasını belirlemek..." diye devam ederken; okumaktan sıkılan Temel, kendi görev kartını açmış:

"Maymunu iyi besle!"

 

Günün sözü;

Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalışma tutkusundan doğmuştur.’ Henri Lefebvre...

YORUMLAR

  • 0 Yorum