Recai Şeyhoğlu

Recai Şeyhoğlu

Ses ve renk!

16 Nisan 2019 - 07:00

Dünyanın vicdanı olarak kabul görmüş Uruguaylı gazeteci- yazar Eduardo Galeano’nun ölüm yıldönümüydü TÜYAP 24. İzmir Kitap Fuarı'na gittiğim gün. Fuara girişte karşılaştığım  upuzun kuyruk hem can sıkıcı hem sevindiriciydi. Ancak 20 dakika sonra girebilmiştim içeri. Bunca İzmirli kitap için güneşli bir günde parklarda, bahçelerde ve deniz kıyısında dolaşmanın keyfini çıkarmak yerine kitaplarla buluşmayı tercih etmişti. Sevincim bundandı.

Fuarda görüşüp konuştuğum arkadaşlardan önce Konak Belediyesi’nin köşesindeki trafik ışıklarının bulunduğu yerde gördüklerim ise düşündürücüydü. Araçlara yeşil yanarken yaya geçidinde karşı tarafa geçmeye çalışanların tehlikeli girişimleri, buna karşın araçların klakson  çalması, araç sürücüsünün kuralı ihlâl edenlere el kol hareketi yapması, camı açıp bağırıp çağırması ama kuralı ihlâl edenin de araç sürücüsüne bağırması, el kol hareketi yapması, uslu uslu bekleyen bizlerin üç maymunu oynarcasına susması; aynı yaya geçidinde fuar dönüşünde  aynı görüntüleri yaşamam beni tedirgin etti. Gözümün önüne Sofya’da yaşadığım dört gün geldi. Kendisine kırmızı ışık yanarken bir tek kişi bile karşıya geçmiyordu. Ne araçlar ne de yayalar asla kuralları çiğnemiyordu. Sofya Adliye Sarayının önündeki trafik ışıklarında bir köpeğin bizlerle birlikte yeşilin yanmasını beklediğini ise unutmam mümkün değil.

Karşıyaka’ya döndüğümde de aynısını yaşadım. Vapurdan inip karşı tarafa geçmek istediğimizde hepimizin gözleri önünde yaşananlar da aynı Basmane’deki gibiydi. Aracın sürücüsü klakson çalıp parmağıyla ışığı gösteriyorken kuralı ihlâl eden yaya da el kol hareketiyle aracın sürücüsüne homurdanıyordu. Yanlış yapan yayaya hiçbirimiz de bir şey demiyordu.

Su ve petrol zengini Sudan’da da 30 yıllık dikta rejimine karşı bir başkaldırı yaşanıyordu. 22 yaşındaki kara derili, başörtülü Alaa Salah, meydanlarda Sudanlıları eyleme davet ediyor gibi konuşmalar yapıyor, şarkı söylüyordu. ‘Mermi öldürmez, sessizlik öldürür!‘ diye haykırıyordu. Bıçak kemiğe dayanmış olmalıki binlerce Sudanlıyı öldürmüş, cezaevlerine sokmuş darbeci El Beşir yönetimine karşı Sudanlılar ayaklanmış ve El Beşir’i mağlup etmişlerdi. ‘Kadının yeri devrimdir’ diye yeri göğü inleten Alaa’yı Sudanlılar da alkışlarıyla ve sloganlarıyla destekliyorlardı. Darbeci, dünyanın dört bir köşesinde kabul görmeyen El Beşir’in yarattığı bu tablo ne zamana kadar sürer bildiğimiz yok şimdilik.

Haksızlığa yolsuzluklara karşı direnen Sudan halkı ve kırmızı ışıkta karşı tarafa adımını atmayan Sofyalı köpeği göz önüne getirince bizim insan malzemesi beni iyice düşündürür oldu. Hem kuralı ihlâl ediyor hem de homurdanıyor. Öte yandan onlarca- yüzlerce olan bizler de sessizce seyretmekteyiz.

Kitap fuarında ozanlarla yazarlarla söyleşen öğrenciler, gençler, orta yaşlılar, standının başında bütün ağırbaşlılığıyla okur bekleyen Mevlüt Kaplan, öğrencilerle tatlı bir muhabbete dalmış Mehmet Atilla, kitaplarının başında bekleyen sevenleriyle-okurlarıyla objektiflere gülümseyen Türkçenin Kraliçesi Feyza Hepçilingirler, çalışkan Aydın Şimşek, muzip çocuk edalı Mavisel Yener, ciddi gazeteci Saygı Öztürk, yılların dergicisi ve yayıncısı İsmet Arslan ve iğne atsan düşmeyecek kalabalıktaki koridorlarda ve standlarda elleri kitap dolu/ mutlu oldukları her halinden belli insanları görünce gözümün önünde nikel paralar canlandı adeta. Bir de madalyonlar… Özetle, insanlığın halleri!

İyiler, kural tanımazlar, seçimlerde hile yapanlar, ortaya çıkar çıkmaz herkesin gönlünde taht kuran İmamoğlular, ihale peşinde koşan din tüccarı cüppeliler, kaybedince çirkinleşenler, yalanı meslek edinenler, kasabasına gençlik merkezi, kütüphane ve okul kazandıran hayırseverler, toplumu uyutmaya çalışan programlar, diazemden farksız Acunlar, hazineden geçinmeliler, pazar yerlerindeki artık yeşillikleri utanıp sıkılarak çantalarına yerleştirenler, her akşam televizyonlarda boy gösterenler, intihar edenler, köpek katleden gençler, caminin musluğunu çalanlar, Selanik nerede denilince Ankara’da diyenler…

Hepsi bizim insanımız! 82 milyonluk ülkemizdeki halk kütüphanesi sayısı bin 200 bile değil. Tabii ki bilgiyle kafasını yüreğini doldurmamış olanlar kırmızı yanarken hem geçecek hem de homurdanacak. 9,5 milyon nüfuslu / 5 bin halk kütüphaneli Bulgaristan topraklarında tabii ki yeşil yanmadan karşı tarafa geçmeyecek Sofya’nın köpeği. 

Her gece sevişeceği erkeği seçmek üzere nedimesiyle erkek pazarına giden Margot’yu, kadınlarla ve içkiyle arası çok iyi olan gazeteci/ şair/ yazar/ tarihçi/besteci/ milletvekili Ahmet Rasim’i, ünlü romancı Tolstoy’un çocuklarının adlarını bilmiyor olmasını televizyondan değil kitaplardan öğrendim ben.

'Kar altında buğday tanesi’ni okuyunca eminim her okuyan o kitabın yazarına bir adım daha yakın olmak isteyecektir. Öğreniyorsunuz, mutlu oluyorsunuz, keyfiniz kaçıyor, oh be dediğiniz oluyor, öfkeleniyorsunuz, yazarıyla birlikte gezip dolaşıyorsunuz. Eliniz bir de kalem tutuyorsa “Ben de böyle yazmak istiyorum” diyorsunuz. Hatta utanıp sıkılmazsanız yazarını kitap fuarında kucaklayıp öpeyim bile diyorsunuz.

Ve, dünyada bir tek rengin olmadığını, dünyanın siyahla/ beyazla/ kırmızıyla/ maviyle/ yeşille/kahverengiyle daha güzel olduğunu da okuyunca kitap fuarlarına gidince anlıyorsunuz. Çok sesli, çok renkli bir dünyanın mutluluk demek olduğunu kitaplarla ve yazarlarla buluşunca anlıyorsunuz. Bahçesinde her türlü çiçeği yetiştirmek isteyen insanoğlunun ( insankızının) çoksesli bir dünyanın varlığına tahammül edemiyor olmasını çok yadırgıyorum ben. Çipura, istavrit, palamut, lüfer gibi balığı sofrasında görmek isteyen insanlık ailesinin çok renkli, çok sesli, çok dilli, çok dinli bir dünyayı neden istemediğini bir türlü anlayamıyorum. Bakkala gidince Alaşehir ekmeği, tam buğday ekşi maya ya da Trabzon ekmeği arasında tercih bocalaması yaşayan insanoğlunun neden farklı düşüncelere tahammül edemediğini bir türlü anlayamıyorum ben.

Sığ düşünce sahiplerine sarı derili, kızıl derili, Brahmanist, Budist, Müslüman, Zerdüşt, Katolik Hıristiyan, Şintoist, Ateist insanlarla dolu bir dünyada yaşadığımızı anımsatmak istiyorum. Gezegenimizde neden sadece erkek ya da kadın egemenliği yaşanmadığını anımsatmak istiyorum. Dünyayı zenginleştirenlerin sadece Amerikalılar, Japonlar, Çinliler değil aynı zamanda Türkler, Nijeryalılar, Kübalılar da olduğunu anımsatmak istiyorum.

Neden sadece kuru fasulye değil de ‘türlü'yü de canımızın çektiğini anlatmak istiyorum insanımıza. Her zaman bamya yenilmeyeceğini, ıspanağın da soframızda yer alması gerektiğini neden düşünmediğimizi sorgulamamız gerektiğini…

Ve bu sorunların okumakla/ kitaplarla çözüleceğini…

YORUMLAR

  • 0 Yorum