Yaşar Ürük'ün 19 Nisan 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Bazı dostlar, "Hazır içindeyken, İzmir'de Ramazanlarla ilgili bir şeyler yazmayı düşünür müsün?" diye sorduklarında "Elbette, zaten planımda var" cevabı vermiştim. Bugüne kısmetmiş. Öncelikle bu ayın adının anlamından söz etmek gerekir.

"Remezan" biçiminde de söylenip yazılabilen ve "oruç ayı" olarak bilinen Ramazan ayının adını aldığı sözcük, dilimizde erkek adı olarak da kullanılmaktadır.  Bazı dil bilimcilerin yorumuna göre Ramazan sözcüğü, "Özellikle yaz günlerinde güneşin sıcaklığının taşı, toprağı etkilemesi", "Gün içindeki ısının fazlasıyla artması" ya da "Sıcak nedeniyle oldukça kızmış taş ya da benzeri yerde yalınayak yürünmesi nedeniyle ayak tabanının yanması" anlamları için kullanılan "Remez" sözcüğünden türemiştir. Çöl iklimine sahip olan Arabistan ve çevresinde şiddetli sıcaklar sırasında yeryüzünün oldukça ısınmasının "oruç tutanların günahlarını yakıp yok ettiği" inancı, İslâmiyet’in ilk yıllarında yaz mevsimine rastlayan oruç ayına Ramazan adının verilmesine neden olur.

İzmir’de, takvim ve saat kullanımının yaygınlaşmasından önceki dönemlerde Ramazan ayının yaklaşması, şehirde oldukça hareketli günlerin yaşanmaya başlaması demekti. En önemli olay da "Yeni hilal"in görülmesidir. Çünkü ay takvimine göre, zamanın değerlendirildiği takvimde yeni hilal "Ramazan ayının başladığının" kanıtıdır. Bu nedenle, İzmir'de Türk mahallelerindeki tüm delikanlılar mübarek ayın geldiğinin müjdesini verecek olan incecik hilâlin gökyüzünde görüneceği anı yakalamak peşindedir. Akşam saatleriyle birlikte herkes çevresindeki en yüksek yere çıkıp, bakışlarını da batı yönüne dikip, "Yeni hilali ilk gören kişi" olmak sevdasındadır. Tabii hava açıksa ve bulut yoksa ne âlâ! Şayet mevsim kış ve gökyüzü bulutlarla kaplıysa ara ki hilâli bulasın! Bu arada, Ramazan ayının geldiğini duyuracak her türlü silâh da patlamaya hazır durumda, el altında tutulmaktadır.

İzmirliler, Şaban ayının son günlerini kendilerine özgü deyişle "Yevmüşşek" olarak adlandırmaktadır. "Şüpheli günler" anlamında bir deyiş olarak kullanılan bu sözcüğün aslı "Yevm-i Şek" olup, "Şaban ayının otuzuncu -yani sonuncu- günü" hakkında kullanılır bir deyimdir. Bazı yıllarda yeni ay, Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü akşamı görülüp, hemen ertesi gün Ramazan ayının ilk günü olarak ilân edildiğinden, Şaban ayının son gününün bu biçimde "Kuşkulu gün" olarak adlandırılması adet olmuştur. Bu nedenledir ki Şaban ayının Yevm-i Şek gününde Ramazanın geldiği "İspat" edilemez ise o yıl, Şaban ayı otuz gün çeken ay olarak kabul edilir. İşte bu günlerde gökte yeni hilâli arama çabası yoğunlaşmakta; yine bu günlerde şer’iye mahkemeleri sürekli açık tutularak; kadılar, müftüler sabahlara kadar nöbet tutmakta ve "Ay’ı gördüğü haberini getirecek" tanıkları beklemektedir. Sonunda beklenen an gelip de yeni Ay’ı ilk gören soluğu kadının huzurunda almakta ve "Ay’ı gördüğüne dair" yemin ederek mübarek Ramazan'ın ilân edilmesini sağlamaktadır.

O dönemlerde “İspat” olarak adlandırılan ve “Yeni hilalin bir tanık tarafından görülmesi ve bu tanığın şahadeti ile Ramazan ayının geldiğinin ispat edilmesi” olayında bu haberi veren tanık olmayı başarmak, teknolojinin henüz yok denecek düzeyde olduğu dönemlerde oldukça önemlidir.

Söz konusu Ramazan tanıkları içinde İzmir’de oldukça ünlenmiş olanları da vardır. Bunların en önemlilerinden biri Tatlı Haydar’dır. Tıpkı Kırkpınar'da üst üste başpehlivanlık kazanmış güreşçiler gibi, yeni hilali üç yıl üst üste görüp Ramazan'ı ispat etmeyi başarmış ve büyük bahşiş almıştır. Böyle bir ispat başarısını bir daha kimsenin elde edemediğini bildiğimiz Tatlı Haydar, Nif (Kemalpaşa) Dağı’nın kendi bildiği bir noktasından, yeni hilâlin her yerden daha çabuk göründüğünü keşfettiği için bu başarıyı gösterdiği bilgisi, yüz yıldan daha yaşlı gazetelerin oldukça sararmış sayfaları arasında günümüze ulaşmıştır.

Öte yandan bir başka ilginç haber zinciri de Karaburun yarımadasından İzmir’e doğru gerçekleşmektedir. İzmir şehrinde yeni hilâlin ilk kez ve en uygun görüleceği noktalar Yamanlar, Çatalkaya ve Nif dağlarının zirveleridir. Bunlardan ilk ikisinin şehre olan uzaklığının sonuncudan daha fazla ve ulaşımlarının da o günlerin koşullarında çok güç olmaları Nif Dağı’nda gözlem yapanları avantajlı kılmaktadır. Ancak, İzmir çevresinde yeni Ay’ın ilk görüleceği yer hiç tartışmasız Karaburun Yarımadası’nın Ege Denizi’ne bakan kıyıları ve buralarda dağınık olarak bulunan küçük köylerdir. Aynı gelenek buralarda da hüküm sürdüğünden yeni ay’ı gören ilk köyde de hemen silâhlar atılmakta ve bu sesleri duyan komşu köy ahalisi de hemen silaha sarılmaktadır. İşte bu köyden köye, çiftlikten çiftliğe atlayan silahlı haber zinciri saatler sonra İzmir’e de ulaşmaktadır ama bu sesler daha İzmir’e ulaşamadan İzmir’de gözlem yapan Ramazan tanıkları da yeni Ay’ı görmüş ve kadıya haberi vermişlerdir bile.

yasar uruk kose yazısı

İşte bu tanığın şahadeti ile Ramazan ayının başladığı kadı tarafından onaylanınca, bu müjdeli haber İzmir’in her yanına, başta top olmak üzere her türlü ateşli silahla haber verilmektedir. Ancak hem ayın bazı zamanlar geç görülmesi hem de şehrin yüksek yerlerine çıkarak Ay’ı gözlemleyenlerin buralardan şehre inerek mahkemeye ulaşmaları zaman aldığından, Ramazan ayının duyurulması neredeyse gece yarısını bulmaktadır. Öte yandan bu haberin duyurulmasında ateşli silahların yanı sıra davullar da önemli yer tutmaktadır. Ramazan ayının geldiğini duyurmakla da görevli olan mahalle bekçisi boynuna taktığı davulla sokak sokak dolaşmakta, bu arada ardına takılan mahallenin çocukları da onun çevresinde neşeyle bağrışıp, dönmektedir.

Ramazan demek, İzmir’de büyük canlılık demektir. O dönemlerin İzmir’inde Frenk mahalleleri eğlence yönünden zaten gerektiğinden de canlıdır. Buna karşın Türk mahallelerinde bu konuda pek hareket yoktur. İşte Ramazan'ın gelmesi Türk mahallelerinde de canlılık demektir. Çünkü koskoca bir yıl içinde bu mahallelerde yalnızca mahalle kahvelerine çıkmak ya da komşulara gitmekten öteye geçmeyen gece hayatı, yalnızca Ramazan ayında bambaşka bir biçime bürünmektedir. İftardan sonra herkes sokaklara dökülmekte, teravih namazından sonra da sahura kadar uyumamak için kahvelerde çalgılar çalınmakta, meddahlar söyleşmekte ya da Karagöz oyunları oynatılmakta ve bunlar sahuru bekleyenlerin hoş zaman geçirmelerine neden olmaktadır.

O dönemlerde İzmir’deki ünlü tiplerden biri de Arnavut Zeynep Ağa'dır. İyi bir Karagöz oynatıcısı olduğu bilinen bu kişi nabza göre şerbet vermesi yanında dönekliği ile de ünlüdür. Her duruma uyar takımından biri olduğu için; sözgelimi, Mevlevî Dergâhı'nda "Tennure" adı verilen giysiyi giyerek ortaya geçmekte ve dönmekten kıpkırmızı kesilmektedir. Dışarıya çıktığı zaman da hemen "Bu Mevlevîlik iyi şey amma dönmesi olmasa!" diyerek derhal Semane Tekkesi'ne koşmaktadır. İşte bu Zeynep Ağa, Meşrutiyet'ten sonra önce İttihat Terakki yandaşı, sonra da Türk Ocak üyesi olur. Kendisini bir gün ansızın yaldızlı giysilerle Tilkilik’te görenler şaşırırlar. Onu bekçi giysisiyle görenlerin "Hayrola?" sorusuna Zeynep Ağa hemen cevabı yapıştırır:

"Zaman uymazsa sana, sen uy zamaneye,

Her kim ne derse desin, bakma bahaneye!"

Keyifli Ramazanlar efendim.