Gün olur durup dururken de düşer aklınıza bir şiir, bir öykü, bir yolculuk, bir oyun, bir anı ya da bir türkü. Bazen biri, çoğu zaman hepsi birden. Bugün olduğu gibi. Ve zamanda bir yolculuktur başlar.

Kalkışa hazırız, bağlı mı kemerleriniz?

***

Haydi, ilkin Diyarbakır’a varalım.

Otuzlu yılların ortaları... Yokluğun, yoksunluğun, açlığın kol gezdiği yıllar... İşi gereği, talana, soygunlara karşı koşup duran babası, bütün olup bitene tanık olan Ahmed’e, ömrü boyunca kulağına küpe olacak şu öğüdü vermekten geri durmaz:

Sen sen ol, bir susam tanesi haram girmesin boğazına! Değilse evin başına yıkılır, bilmiş ol!

Ahmed’i bildiniz değil mi?

Evet, “Beşikler vermişim Nuh’a/ Salıncaklar, hamaklar,/ Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,/ Anadoluyum ben,/ Tanıyor musun?// (...) Binlerce yıl sağılmışım,/ Korkunç atlılarıyla parçalamışlar/ Nazlı, seher-sabah uykularımı/ Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,/ Haraç salmışlar üstüme./ Ne İskender takmışım,/ Ne Sultan Murat/ Göçüp gitmişler, gölgesiz!/ Selam etmişim dostuma/ Ve dayatmışım…/ Görüyor musun?” çığlığı kulağımızdan eksilmeyen Ahmed Arif’tir o.

ahmed arif

***

Şimdi güneye iniyoruz.

Yıl 1945. Küçük Muzaffer, elindeki kâğıdı sallayarak ve kendinden hızlı koşarak girer o yoksul işi, her yanı kalk gidelim türküsü söyleyen gecekonduya:

“Baba, ben öğretmen oluyorum! Canımı kurtardım.”

Babası, seyyar satıcı Ahmet duraklar. Nasıl olacaktır Muzaffer’in dediği?

“Enstitüye gidiyorum.”

“Köy enstitüsüne mi?”

“Evet!”

“İyi de nasıl? Oralara köylü çocuklarını alıyorlar oğlum.”

Muzaffer’in heyecanla salladığı, enstitünün istediği belgedir. Kente taşınmadan önce oturdukları köyün muhtarından almıştır.

Ahmet İzgü, oğlunun elindeki belgeyi çekip yırtar ve ona yaşam boyu taşıyacağı bir erdem madalyası armağan eder:

“Sen, bir köy çocuğunun hakkını nasıl yersin?”

Tanıdınız değil mi Muzaffer’i?

izgu

***

Sırada orta Anadolu var.

Yine kırklı yıllar.

Can’la sınıf arkadaşı Gazi, lise yaşamları boyunca, üniversiteyi Avrupa’da okuma düşüyle para biriktirirler. Beklenen gün gelir, lise biter. Can, durumu ancak o zaman babasına bildirir.

Babası, “Hayır,” der, “sen gidemezsin!”

Can, ısrar eder. Kimseden bir şey istememektedir ki... Parası hazırdır.

Babasının kararı değişmez. Gerekçesi mi?

Şunları söyler oğluna, baba Hasan Âli Yücel:

“Sen Bakan çocuğusun. Kimse, kendi paran ya da babanın parasıyla gittiğini bilmez, sana ayrıcalık tanındığını düşünür.”

Can Yücel, kendi parasını da arkadaşı Gazi’ye verir. Yurtdışına ancak, babası Bakanlık görevinden ayrılınca gidecektir. Gazi mi? Türkiye’nin yüz akı bilim insanlarından, beyin cerrahı Gazi Yaşargil’dir.

can yucel

***

Yine orta Anadolu’dayız. Bu kez sahne bizim ev.

Yıl 1958, belki ’59. Daha okula başlamamışım.

Bir ikindi vakti bir avuç iğdeyle vardım eve. Babam fark etti tıkınıp durduğum iğdeleri.

- Nereden aldın oğlum onları?

Aklımca yanıtım hazırdı:

- Bizim dikmelikten...

Öyle ya, yol boyunca sayamayacağım kadar çok -saymayı çoktan öğrenmiştim: altmışı aşkın- iğde ağacımız vardı, çoğu da meyveye dururdu.

- Bahçemizde bu iğdeden yok, doğrusunu söyle. Nereden aldın o iğdeleri?

Büküldü boynum.

“Amcamın iğdesinden... Bizim bahçeye dökülmüş...”

İç çekişlerimin arasında ikinci soru sökün etti:

- İzin aldın mı amcandan?

“Bizim bahçeye dökülmüş...” dedim, bu kez kekeleyerek.

Babam, dönemin yaygın ahlak anlayışını yansıtan son tümceyle bitirdi “ders”i:

- Yavrum, amcan o ağacın bütün iğdesini verir sana. Gelgelelim amcanın da olsa, izin almadan, senin olmayana el uzatmayacaksın!

***

Dilerseniz dönelim bugüne.

Sekizinci sınıf öğrencisi bir kızımızın, “Tanıdığım Atatürk” konulu bir yarışmaya gönderdiği yazısından bir tümce:

Atatürk, kazandığı zaferlere, kurduğu Cumhuriyet’e ve yaptığı inkılaplara rağmen gurura kapılmamıştır.

***

Ve bugün aklımıza düşenler öyle durup dururken çalmıyor kapıları. Çünkü bugün dört beyazımızı da (şeker, tuz, un, bez) kendi ellerimizle üretmeye kararlı olduğumuz bir büyük yürüyüşün göğümüzü dolduran bayrağını çocuk ellerimizle olabildiğince yükseğe, en yükseğe kaldırma heyecanını taşıdığımız, kararlılığını gösterdiğimiz günün doksan sekizinci yılı.

Bugün bayram, sevinin çocuklar!

Doğru, ne şeker-tuz ne de un-bez kaldı ürettiğimiz. El üretir biz -ne kadarına yetiyorsa kesemiz- yer olduk. Ne ki “yine yaparız” inadımız ve sabrımız, yeniden yollara düşme umudumuz ve kararlılığımız, dahası çocuklarımız var!

Sırada da türkümüz: “İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar!