Nur Yılmaz'ın 9 Mayıs 2022 tarihli Yenigün Gazetesi'ndeki köşe yazısıdır.

Sufizim’den Zen'e... Sensen sana...

Gerçek İslam denen, hoşgörüye senden uzanan bir yol var.

Yol her yerde var.

İçinde, elinde, dilinde. O yol kavşağında yolculuğun var.

*

Ve bu yolculuk içine... Sonsuzluğa...

Senin içinde gizli ve nadide. Tüm kavramlar içinde saklı. Ve o içimizde şekillenecek.

‘Aydınlanma’ ... farkındalık... Vs. vs. her ne dersen de.

Felsefi kavramları da boş ver. Sadece içine bak.

İşte o yol orada. Büyüleyici keşif.

*

Dramlarla dolu hayat. Felsefi içeriklerle süslü.

Bazen esprinin gizemi ile bazen de nefretin acımasızlığı ile süslü.

Sevgi de bazen saklı bazen açıkta.

Peki, ortak soru bu hallerde gezer iken nasıl aydınlatılabileceğiz?

Aydınlandıktan sonra nasıl adapte olabileceğiz? Aydınlanıyorsun ama sonra birde bakıyorsun ki felsefe ile hayat farklıymış. Aydınlandığında ışığını da alabilecek kitlenin olabilmesi şartmış.

*

Gerçeği bekleriz sürekli değil mi? İşte size gerçek. Hayat her şeyin anlamını çözmenizi ve sonra onu diğer bireylere anlatmanızı bekler.

Her şeyin sırası gözlenir. Yaşanır.

Sorular ve cevaplar içimizde saklı olsa da gün ışığına çıkmayı bekler sabırla.

Cevaplar, acaba gerçek midirler? İşte biz tüm bunları bilmeden yol alırız.

*

Önce gönüllüce. Sonra büyürüz gönülsüzce. Sonra da zaman akıp gider, o zaman dinlemeye başlarız hayatı, akışı.

Sonra hayat ilginç gelmeye başlar. İlgi alanlarınız değişir.

Kendiniz değişirsiniz. Hani derler ya hayat kırkından sonra başlar diye tam da burada durmamız gerek.

*

"Hayatın anlamı nedir?" ile başlayan her soru o zaman başlar.

Yaratıcıya kadar uzayan bu yol orada başlar. Vicdan orada başlar.

Dibine kadar iner sorular. O ince bağa kadar iner

ve fark ederiz. İçimizdeki o saklı gücün bizi en uzağa taşıyabileceğini fark ederiz.

*

Kendimize dürüst olmayı o zaman fark ederiz.

Felsefeler, arayışlar, sorular işte sizi o yol sapağına götürür ve bırakır.

Kendinize dürüst iseniz geçersiniz. Değilseniz, sil baştan.

Yalanı dolanı kendi özünüzden uzaklaştırdığınızda kendinizi arındırdığınızda kendinize ne mi yapıyorsunuz?

Seviyorsunuz, sonsuz sevgiyi sunuyorsunuz, kendinizi kandırmıyorsunuz.

Kendi kitabınızı okumaya başlıyorsunuz.

*

İşte coşku.

Artık adım atın, geçin zorlulukları da gerçekler sizi kucaklasın.

Görünenler de iyi ancak görünmeyenlerde sizi bekliyor.

Kendinizi sevdiğinizde, kendinizden nefret etmediğinizde, kendinizi kucakladığınızda tüm evreni, tüm bireyleri sevgiyle kucaklarsınız. Ve artık kendinize yalan söylemeyi bırakırsınız.

‘Siz’ ‘sizi’ bulun gerçek coşkunuz da sizi bulsun.

*

Gelelim görünenlere. Hasretle ve sevgiyle beklenilen günler yakın ancak bu günler hüzünlü.

Bu günlerde kimsede coşku kalmadı hayat pahalı. Heyecan kalmadı hayat pahalı.

Ne kaldı verilecek? İşte sevgi, hoşgörü.

O hoşgörü ile gönüllerin kaynaştığı bu günler maalesef kimine zehir, kimine bal...

Savaş var zehir, göç var zehir. Şehit ailelerine, anasız babasız kalan yavrulara zehir...

Güçlüler, fırsatçılara bal.

Bu görünen dünyanın iki yüzü. Farklı farklı yoğrulan yaşamlar.

İşte bu yılın mesajı... ‘Aslolan sadece sevgi’...

Her ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın aslolan sadece sevgi.

Dip notlar;

Öz... İçimdeki öze...

Ve bana teslim olmanın anlamını öğret!

Nehirle birlikte akmanın büyüsüne kapılayım.

Bana anda olmanın ihtişamını yaşat!

Gökyüzünü seyretmenin tadına varayım!

Kim bilir kaç yaşamdır arıyorum seni, bana bulmayı öğret!

Baktığım her yüz sen ol! Gördüğüm her şey sen!

Bana ‘bir’i öğret! İkilikten özgür olmayı…

Kendimi parçalamadan sevmeyi, dertlere gülüp geçmeyi, dağlara bakıp ferahlamayı öğret!

Ben yolu seyrederken sen elimden tut!

Yolda yürümeyi öğret!

Her yüzdeki kutsallığı görmeyi, başkalarını kalpten sevmeyi öğret!

Bana sen olmayı öğret, öğret ki yaşamın hakkını vereyim... (Nazlı Akın. Melek Fısıltıları.)

Cehalet...

Cehaletin boyutunu Sokrates ne güzel açıklamış;

Bir gün Sokrates yine talebeleriyle sohbet ederken bir talebesi Sokrates'e sorar:

"Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse, adil olan da bu değil midir?

Mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde, elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur, yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı?

Hem çok mümkündür ki, daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır. Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi haklı da sayılmaz."

Bunun üzerine Sokrates her zaman olduğu gibi soru cevap yöntemini kullanarak o talebeye önce sorar:

"Bize söyler misin bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur? "

Talebe: “Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur.

Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur."

Sokrates: "Peki, o halde bize yine söyler misin toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur, yoksa bilge insanların sayısı mı çok olur? "

Talebe: "Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur."

Sokrates: "Peki bize yine söyler misin, bir gemide yüz yolcu bulunsa, geminin nerde nasıl hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir, yoksa o yüz yolcu mu?"

Talebe: "Eğer yolcular içinde Denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır."

Sokrates: - "Peki, o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez. Herkes bildiği yerde konuşmalı. Her iş ehline verilmeli."

Talebe: “Pek tabi olması gereken budur."

Sokrates: "Peki, o halde, bize yine söyler misin, kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden, sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi?

Hem sen de kabul ettin ki, bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur."

Mutlu kalın...

Fıkra; Turistik otele gelen müşteri kapıda görev yapan Temel’e sordu:

- Garajınız açık mı?

Hazır cevap Temel;

-Uyyy… Yoksa sizun arabanuz mi var?

Günün sözü; ''Zihin fukara olunca, akıl ukala olurmuş’ ‘Namık Kemal...