Kitleleri bir konu hakkında tavır aldırmak ve harekete geçirmek için başlıca 3 yöntemden söz edebiliriz: zor kullanma, parayla satın alma ve inandırma. İlk iki yöntemi bir yana bırakırsak medya gücünün de devreye girdiği üçüncü yöntemle günlük hayatımızda “Algı Yönetimi” kavramıyla sıkça karşılaşıyoruz.


Algı yönetimini gerçekleştirmek için birçok araç kullanılıyor. Özellikle günlük yaşantımızın vazgeçilmezleri arasında olan basın ve sosyal medya önemli birer yönlendirici. Gerçeklerin çeşitli psikolojik operasyonlarla yanıltıcı bir hale getirilmesi de diyebileceğimiz algı yönetimi süreçleri sistematik birer ağ olarak karşımıza çıkabiliyor. Psikolojik saldırı diye de sınıflandırabileceğimiz bu süreçler toplumu etkilemeye dönük olduğu gibi bir kişi ya da grubu etkilemeye de dönük olabilir. Bütün bir toplumu etkilemeye çalışmaktansa kişileri etkileyip bilgi akışlarını istenilen kaynaklarla sınırlandırıldığında hedefe ulaşmak daha kolay bir yöntem oluyor. Gerçekleri dile getirme fırsatı bulan unsurlarda  ya da meczup- hain olarak nitelendirildiğinde kontrol mekanizması daha işler bir hal alıyor. Ses çıkartmaya çalışanlar birer “güvenlik meselesi” haline getirildiğinde etki alanları yok edildiği gibi bir sonraki hamlelerinin de önüne geçilmiş oluyor.


Çizmeye çalıştığım gerçeklik tablosu tepeden tırnağa hayatımızı kuşatan durumun özetidir aslında. Bir yanda yaşadığı süreçlerden memnun olmayan geniş kitleler, diğer yanda lider koltuğunda oturan aktörleri dilediği gibi manipüle eden halinden memnun bir azınlık. Genelden yerele, istisnai örnekleri ele almazsak bir çok iktidar alanında yaşanan süreçler bu tabloyla örtüşüyor.


Bir çoğumuzun aklına öncelikle genel iktidarda yaşanan süreçler geldi. Haksız da değiliz. Ne de olsa toplum mühendisliğini en yoğun hissettiğimiz süreçleri mevcut iktidarla yaşamaya başladık. Gerek yazılı ve görsel basını gerekse de sosyal medyayı yönlendirerek uzun süre algı yönetimini ellerinde tutabildiler. Gelinen süreçte bir çok gerçek çuvala sığmıyor. Yine de doğrudan etki alanlarında olan kişi ve kurumlarla gerçekliği kendi istedikleri gibi verme mücadelesini sürdürüyorlar. Hatta bu mücadele geçmişten bu güne öyle pervasızca sürmüş ki artık iktidara yakın medya ile sosyal medyada dalga geçilebilecek bir duruma gelinmiş.


Küçük bir örnek vermek gerekirse; doların agresif bir şekilde yükseldiği günlerde sosyal medyada bir görüntü dolaşmaya başladı. A Haber ekranlarından alınan bu görüntüde alt bantta “ABD'yi TL korkusu sardı” ifadesi yer alıyordu. Bir çoğumuzun inanmakta zorlandığı bu görüntü aslında gerçekti. Ancak söz konusu TV kanalında yayınlandığında tarihler 9 Aralık 2016'yı, doların TL karşılığı ise 3,46 TL'yi gösteriyordu. Yıllardır sürdürülen umarsız manipülasyon yayıncılığı nedeniyle sosyal medyada hızla yayılan bu görüntü sorgulanmadan bir anda kabul gördü. Bir anlamda attıkları taş dönüp kendilerini vurmuş oldu.
Benzeri süreçleri yerel iktidarlar ölçeğinde de görmek mümkün. Çevresi örülen bir belediye başkanı, istenilenlerin yazıldığı yerel basın örgüsü bir yanda; yaşadığı kentin eksiklerini dile getirmek için bu yapıya ulaşmaya çalışan geniş kitleler bir yanda. Manipüle edilmiş anketler, başkanın her güldüğü fotoğraftan haber çıkaran basın kuruluşları, eleştirilere karşı şövalye rolü üstlenmiş köşe kalemşörleri ve sosyal medyanın klavye savaşçılarıyla minyatür iktidar alanları...


Bir önceki yazımda bahsetmiştim, kaçınılmaz bir dönüşüm süreci kendini dayatıyor. Değişimi sadece iktidar aktörleri olarak görürsek yanılırız. Kirletilen bütün kurumların ve anlayışların değişmesi kaçınılmaz olmalıdır. Bunların başında da halkla iletişim halinde olmanın ilk aracı basın gelmelidir. Gerçeklikle örtüşen bir anlayışla basının tekrar yapılanması yaşanan toplumsal ayrışmanın önüne geçebilecek en önemli adım olacaktır. İşte o zaman her yerde kurulmuş olan saltanatlar dağılır ve işte o zaman ülkenin huzuru sağlanır.